26 Ağustos 2012 Pazar

Hayat Dansı



Ben Valeria Emilia de la Caridad del Cobre Martinez... 54 yaşındayım. Evlenmedim; çocuğum olmadı. Aslında bir oğlum olmasını çok isterdim ama kısmet işte... 15 yıldır Berlin’de salon dansları öğretmenliği yapıyorum.

Almanya’ya taşınmadan önce profesyonel dansçıydım. Tüm gençliğimiz boyunca ülke ülke gezdik sevgilimle. Çok iyiydik, çok; özellikle de Paso Doble’de... Paso 19. Yüzyıl’da İspanya’da doğup Fransa’da geliştirilmiş, hızlı bir latin dansı. Kavalye matador, dam da kırmızı pelerin rolünü üstlenir. Pelerin dedimse bu dansa kadının hiçbir katkısı yokmuş gibi anlaşılmasın. Benim maharetim olmasa sevgilim zor kaldırırdı şampiyonluk kupalarını!

Maalesef, onu anlık bir dürtüyle aldattıktan sonra yokuş aşağı yuvarlanmaya başladım. Yeni partnerimle ön elemelerden dahi geçemez olduk. Acınacak haldeydim. Ben de aktif dans kariyerimi bırakıp bir türlü aşık olamadığım ama beni çok seven Alman partnerimin arkasından buralara geldim.

Kendim hakkında konuşmaya başlayınca çenem düşüyor; kusura bakmayın. Esas bahsetmek istediğim konu... Hayat. Bakın; bunu çoğu dans sanatçısından duyamazsınız: Ben duygularımın beni sürüklediği, fevri, plansız bir yaşam sürmekten çok çektim! Çünkü plansız yaşamak bilinçsiz yaşamaktır. Bilinçsiz yaşanan bir hayatın sonuçları tesadüfidir. Ne başarısızlıklarımızı üzerimize alınabiliriz, ne de başarılarımızı. Yani, hayatı planlı yaşamak lazım. Öncelik sıramızı belirlememiz şart! Sakın, bunları size %100 planlı bir hayat satmaya çalışıyorum gibi algılamayın. Zaten böylesi ne mümkün ne de ideal...

Hayat bir danstan ibaret. Her ikisi de baştan sona planlanabilecekleri gibi tamamen doğaçlanabilirler de. Planlanmış koreografiler son derece estetik gözükürler ama doğallıklarını yitirmişlerdir; çift arasındaki büyülü bağ kaybolmuştur; dans seyirciyi sürükleyemez artık. %100 doğaçlanan danslar da estetik açıdan zayıf olurlar. Çift ya art arda hata yapar, ya da hata yapma korkusundan en sofistike adımları sergilemekten çekinir.

Seyircinin tüylerini diken diken eden, ideal dans %100 doğaçlanmış ile baştan sona planlanmışın tam ortasındadır aslında. Yalnızca figürler partner ile çalışılır; figürlerin dans esnasında hangi sırayla kombine edileceği ise doğaçlanır. Müziğe ve partnerden yayılan elektriğe göre, en uygun figür sergilenir. 1-2-1-2’lik marş ritmi kreşendo yapar. Çiftin yeri işaret eden, kenetlenmiş elleri tempo ile uyum içerisinde göğe doğru yükselir. Tempodaki ani düşüşle çiftin önceden birbiriyle öpüşen avuç içleri, hızlı bir hareketle, ilerleyecekleri yönü gösterir... Tabi, eğer dansın süresi tükenmek üzereyse ve seyircinin ayaklarını yerden kesecek figürlerden bir tanesi henüz sergilenmemişse en uygun an beklenmeden de icra edilebilir.

Tıpkı figürleri çalışıp beynimize kazıdığımız gibi... Uzun bir deneme yanılma sürecinin sonunda, bulaşık makinasını doldurmanın en pratik yolunu, sevgilimizden ayrılmanın en masumane yöntemini, bir iş toplantısına en uygun karar mekanizmasını öğreniriz. Bunlar bizim hayat protokollerimizdir.

Bulaşık makinasını doldurmak için yeterli vaktimiz olmayabilir; sevgilimiz en masumane yöntemi kullanmamız için açık kapı bırakabilir; toplantı masasındaki bir zıpçıktı karar mekanizmamızı tıkayabilir. Bunlar da hayatın dinamikleri.

Dans partnerimiz hayat, figürün karşılığı protokol, müziğin dengi de dinamikler. Eğer dansımızın ideal olmasını istiyorsak, protokollerimizi hayatın dinamiklerine ışığında kombine etmeliyiz. Bu Tango için de böyledir, Salsa için de ve hatta Paso Doble için de.

Bazen iç geçiriyorum, “Hayat Dansı’nı da Paso Doblem gibi ideal bir şekilde icra edebilseydim keşke.” diye. Belki o zaman, o muhteşem dansçıdan bir oğlum bile olurdu...



Hikayecimiz Valeria hayal ürünüdür. 

Uzun yazdığım konusunda bir iki eleştiri aldım. O yüzden boşluksuz 6000 vuruş bu hafta oldu boşluklu 3000 vuruş. Yorum ve oylarınızı esirgemeyin...

19 Ağustos 2012 Pazar

Halk Kahramanı?


“Bu eylemi yapan genç arkadaşlar bu ülkenin çocukları ve bu eylem aracılığıyla Türk kamu oyuna barış ve ateşkes mesajı vermek istediklerini söylediler. Benden parlamentoda Kürt Sorunu’nun çözümü için daha fazla rol üstlenmem konusunda ricacı oldular....”

Hüseyin Aygün 1970’de Tunceli merkeze bağlı Erdoğdu köyünde dünyaya gözlerini açtı. Orta direk bir Zaza Alevisi ailenin içinde büyüdüğünü tahmin ettiğim halde çocukluğu hakkında elle tutulur bilgiye ulaşamadım. Böyle durumlarda Keşke profesyonel gazetelerin imkanlarına sahip olsam.” diye hayıflanıyorum vallahi. Üniversite eğitimini Ankara Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Hürriyet’ten Zeynep Gürcanlı’ın haberine göre, Marksist gençlik yıllarında hapis bile yatmış.

Aygün memleketinde 14 yıl ceza avukatlığı yaptı. Bu sırada dünya tatlısı 2 çocuk babası oldu. Avukatlık kariyeri insan hakları ihlallerine karşı yürüttüğü davalarla biliniyor. En gurur duyduğu davası ise Dersim Olayları’na (1938) liderlik edenlerin mezar yerlerinin açıklanması konusunda sürdürdüğü hukuk mücadelesi.

Hüseyin Bey Tunceli Barosu’nun kurulmasına öncülük etti; başkanlığını yaptı. Aynı zamanda, tutku duyduğu meseleler üzerine kitaplar yazdı. Dersim Katliamı (1938) hakkında 1 Zazaca, 2 de Türkçe kitabı yayınlandı. İlk Zazaca gazetenin kurucularından biri oldu. Basılı yayın yetmedi; internete de el attı. Bianet.org’da Dersim Katliamı ve Alevilik hakkında makaleler kaleme aldı.

Dersim Katliamı’ndan CHP ve Atatürk’ü sorumlu tuttuğu halde, kendisine teyzesinin oğlu Kemal Kılıçdaroğlu milletvekilliği teklif etti. Adaylık için başvuru yapması dahi gerekmemişti. Sonunda, PKK’nın tehditlerine göğüs gererek, BDP’li Şerafettin Halis’i koltuğundan etti ve Tunceli’yi 24. Dönem’de Meclis’te temsil eden 2 CHP’li vekilden biri oldu. Öte yandan, 2009 yerel seçim sonuçlarına göre, Tunceli’nin 8 belediyesinin yalnızca 2’si CHP’liydi. Bu tezat PKK’nın hiç hoşuna gitmeyecekti...

Aygün’ün siyasi duruşunu şu ana kadar okuduklarınızdan anlamışsınızdır zaten. Üzerine inatla gittiği meseleler: insan hakları, Alevilik ve çevre. 14 Aylık, kısacık aktif politika kariyerinde Meclis’e sunmuş olduğu toplam 51 yazılı soru önergesinin 12’si insan hakları, 10’u Alevilik, 3’ü de çevre hakkında. Diğerleri o denli çeşitli gündem konuları üzerine ki gruplamak çok zor. İlk imzası olan toplam 3 meclis araştırma önergesinin de 2’si çevre, 1’i insan hakları hakkında. Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi olan Hüseyin Bey Dersim Katliamı’nın devlet tarafından kabul edilmesini istiyor. 1925’te hazineye dahil edilen Alevi-Bektaşi taşınmazlarının geri verilmesini talep ediyor. Ayrıca, Tunceli’nin doğasına zarar verebilecek hidroelektrik santrallerinin kurulmasına karşı çıkıyor.

Geçtiğimiz hafta PKK tarafından kaçırılmasıyla beraber, Aygün’ün 3 ana meselesine bir dördüncüsü eklendi: Kürt Sorunu. Her ne kadar köşe yazarlarının çoğunluğu bu olayın gerçek” bir kaçırma olduğunda mutabık olsalar da olaya şüpheyle yaklaşan kuvvetli kalemler de yok değil. Gelin; 2 muhtemel senaryo üzerinden Sayın Milletvekili’nin yeni meselesinin doğuşuna bir göz atalım. Kaçırılmasından sorumlu olan teröristlerle yayınlanmayacak (off-the-record) bir röportaj yapsak herhalde şöyle anlatırlardı olan biteni...

Senaryo 1: Gerçek Halk Kahramanı
Doğan Haber Ajansı’nın (DHA) eline geçen, şifreleri kırılmış Telsiz Konuşmalarının üzerine kurgulanmıştır. Yazılanlar yazarın düşüncelerini değil, yalnızca teröristin olası bakış açısını yansıtmaktadır.

Kod adım Azad... Ana karargahtan gelen emirle eylemlerimize hız vermemiz ve inisiyatif kullanmamız gerektiği bildirildi. Artık Devrimci Halk Savaşı başlıyordu! Şemdinli’deki olaylar bunun yalnızca ilk dalgasıydı. Bahoz Arkadaş (Ana Karargah Komutanı) özellikle Tunceli ve Ovacık bölgelerinde daha etkin olmamızı istiyordu. Ovacık’ta bildiri dağıttık. Talimatları yerine getirmeyen 14 Ovacıklıyı Dersim Eyaleti dışına sürgün ettik. Çoğu CHP’liydi soysuzların.

Daha önce yapılmamış bir şey yapmalıydık. 4 kişiyi zaten evvelden kaçırmıştık ama bir milletvekilini alıkoyan hiç kimse olmamıştı şimdiye kadar. Hüseyin Aygün geçen seçimlerde adayımızın ayağını kaydırmış, partimize karşı söylemlerde bulunmuştu. Öte yandan, Kürt’tü. TC’ye (Türkiye Cumhuriyeti) karşı Dersim Katliamı konusunda takındığı sert tutumu ve anadilde eğitimi savunmasını taktir ediyorduk. Dolayısıyla, canını yakmak aklımızdan geçemezdi. İnisiyatif kullanarak, kendisini bir süreliğine dağlarımızda ağırlamaya karar verdik. Amaç gücümüzün sınırsızlığını bir kez daha TC’ye kanıtlamaktı. İlaveten, sohbet arasında CHP denen cibilliyetsiz partiden ayrılmasını ve TC ile aramızda bağımsız bir elçi olmasını isteyebilirdik ağabeyimizden.

12 Ağustos günü kuryelerimizden Hüseyin Aygün’ün Ovacık’ta olduğu haberi geldi. Koruma kullanmıyordu. Gerçeği, koruması olsa ne yazar... Sivil kıyafetli 4 arkadaşımı hemen Ovacık’a gönderdim. Bir tanesi Aygün’ün arabasını durdurmaya çalıştı; başaramadı. İlerideki arkadaşlarımıza haber verdi. İleridekiler Keleşlerle şoförü korkutarak 18:30 civarında aracı durdurdular. Aygün ilk başta direndi. Daha sonra yabancı araçların yaklaşmasıyla birlikte çatışma çıkmasından çekinip bizimle gelmeyi kabul etti. Güvenli noktaya gelinceye kadar, 2 arkadaşımızın eşliğinde yaklaşık 6 saat yürüttük. Diğer 2 arkadaşım da erzak aldıktan sonra güvenli noktada bizimle buluştular. Oradan 20 km kadar uzaklaşıp komutanım Seyithan’la (Dersim Eyaleti Sorumlusu) irtibata geçtim. Seyithan Arkadaş’ın ilk defa bu telsiz konuşmasında olanlardan haberi oldu. Bahoz Arkadaş’la görüşüp bize emirlerini bildireceğini söyledi.

Sonradan öğrendim ki ana karargah köpürmüş. Bahoz Arkadaş eylemimizi “Başıboşluk” olarak nitelemiş. 13 Ağustos günü, 10:30 civarında, “[Aygün’ün] kılına zarar gelirse sorumlusu sensin [, Seyithan]!” diye komutanımı azarlamış. Tabi 14 Ağustos sabahı azarlardan ben de nasibimi aldım. Ders oldu... Komutanlarımızın gözüne girelim derken az daha cezaya çarptırılıyorduk.

Ana karargahın tepkisi üzerine, Aygün’ü 17:00 sularında Ovacık’a yaklaşık 10 km mesafedeki Aktaş Köyü’nde serbest bıraktık. Köyün yakınlarında sığınabileceği bir jandarma karakolu vardı ne de olsa. Biz de yine dağlara vurduk kendimizi...

Senaryo 2: Danışıklı Dövüş
Bu senaryoda kanıtlanmış hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Kaçırılışın olay akışı baz alınarak yalnızca mantık yürütülmüş, tahminlerde bulunulmuştur. Yazılanlar yazarın düşüncelerini değil, yalnızca teröristin olası bakış açısını yansıtmaktadır.

Kod adım Dr. Bahoz Erdal... Dersim’deki eylemlerin arttırılması emrini ben verdim. 2 Hafta kadar önce Seyithan’dan haber geldi. Milletvekili Hüseyin Aygün’ün ekibinden birisi bize bir teklifte bulunmak istermiş. İstediği Aygün’ün güvenli bir şekilde kaçırılması; 48 saatin sonunda salıverilmesi; bir halk kahramanı olarak Ankara’ya geri dönmesi...

Pekiyi, bundan bizim kazancımız ne olacaktı? Bir kere, milletvekili kaçırabilecek kadar kuvvetli olduğumuzu TC’ye kanıtlayacaktık. Ayrıca, halk kahramanlığının vereceği kibirle zaten CHP ile arasında doku uyuşmazlığı olan Aygün partisinden kopacaktı. Dersim Milletvekili koltukları üzerindeki CHP hegemonyası kırılacaktı. Kim bilir? Belki de önümüzdeki seçimlerde destekleyeceğimiz bağımsız adaylardan bir tanesi Aygün olur. O, halkın sevdiği, Kürt Alevilerini safımıza çekebilecek, karizmatik bir adam. Onu kazanmak isteriz...

Sonunda hesap kafama yattı. Bu organizasyondan biz de kazançlı çıkacaktık onlar da. Seyithan’a alıkoyma emrini verdim. O da Azad’ı görevlendirdi. Her şey mümkün olduğunca doğal görünmeliydi. Azad’ın Aygün’ün elemanıyla sürekli irtibatta olması gerektiğini ve Aygün’ün önceden planlanmış bir Ovacık ziyareti sonrasında kaçırılmasının en doğrusu olduğunu bildirdim. Misafirperverlik çerçevesinde davranılmasını emrettim.

Organizasyonun ilk başında ufak bir sorun oldu. Aygün’ün şoförü olan bitenden bir haber olduğu için ilk arkadaşımız aracı durdurmaya çalıştığında durmadı. Biraz daha ileride, aracın içindekilerin telkiniyle durdu. Yolculardan biri olan Akşam Gazetesi muhabirinin gözünü boyamak amacıyla, arkadaşlarımıza direnirmiş gibi yaptı Aygün. Azad’ın ekibi başarıyla onu alıkoydu ve güvenli bir dere boyunda pikniğe götürdü.

Danışıklı dövüşün ortaya çıkmaması için her zamanki gibi çift dikiş atmalıydık. İstihbarat Daire’nin dinlediğini bildiğimiz bir frekanstan önceden planlanmış konuşmalar yaptık. İlk konuşma 12 Ağustos gece yarısı Azad ile Seyithan arasında gerçekleşti. Replikler vesilesiyle Azad’ın münferit bir eylem gerçekleştirdiği, Seyithan’ın eylem planından haberdar olmadığı algısını yarattık istihbaratçılarda. İkinci planlı konuşma 13 Ağustos günü 10:30 sularında, Seyithan ile benim aramda geçti. Seyithan’ı bir güzel azarladım rol icabı; Aygün’ün acilen salıverilmesini emrettim. Böylece, Kandil’in de eylem planından bihaber olduğu algısı başarıyla yaratıldı.

Biz amacımıza ulaştık... Kamu oyuna Burası Vahşi Batı mı? Baksanıza milletvekili bile kaçırıyorlar. Anlaşılan devlet elden gidiyor!” dedirttik. Tahmin etmiş olduğum gibi, Aygün ile CHP’nin arası açıldı; Kılıçdaroğlu’na istifa etme önerisinde bulundu bile. İlaveten, önümüzdeki seçimlere kadar Hüseyin Aygün’ü kazanacağız. Şayet karşı gelirse, işte o zaman danışıklı dövüşün detaylarını medyaya servis edip siyasi kariyerini bitiririz!

Sonuç

Hangi senaryoya inanırsanız inanın, Hüseyin Aygün özgürlüğüne kavuştuktan sonra yaptığı ilk basın toplantısının ardından, televizyon izleyen her Türk vatandaşının bildiği bir isim haline geldi. CHP tarafından daha yüksek bir mevkie layık görülmediği taktirde, siyasi kariyerine bağımsız olarak devam edebilecek güce erişti. Bu güç kendisinin bir siyaset aktörü olarak değerini kat be kat arttırdı. İnanın; AKP’ye transferi bile söz konusu olabilir. Aslına bakarsanız, böylesine bir transfer Kürt Sorunu’nun çözülmesinde son derece faydalı da olur.

BDP’li veya bağımsız olmadığı halde PKK’nın Ağabey” diye hitap ettiği Hüseyin Aygün’den başka siyasetçi tanıyor musunuz? Leyla Zana’nın söylediği gibi, bu işi çözse çözse Tayyip Erdoğan çözer ama PKK ile endirekt görüşme içerisinde olmadan mümkün değil. Hem bunda gocunacak bir şey yok. II. Dünya Savaşı sürerken İngiltere ve Almanya dahi birbirleriyle görüşmeye devam ediyorlardı. Görüşmelerin verimli geçmesine en az Oslo’yu mesken edinmiş MİT’çiler kadar Hüseyin Aygün’ün de katkısı olabilir. Eylemi yapan genç arkadaşlar” katkısının büyük, hem de çok büyük olacağına inanıyorlar.




Boşluksuz 6000 vuruşu bu hafta da doldurduk. Yorum ve oylarınızı esirgemeyin... Bayramınız mübarek olsun.

12 Ağustos 2012 Pazar

Oyun Jenerasyonu


ortalama gencin 20 yaşına kadar, eğitim için harcamış olduğu zaman = 10.000 saat = ortalama gencin 20 yaşına kadar, oyun için harcamış olduğu zaman

31. Istanbul Uluslararası Film Festivali’ndeki Transmedya sunumunda bu çarpıcı istatistiği bizlerle paylaşıyordu Michel Reilhac (Mişel Reyhak). Kendisi, bir Fransız-Alman ortaklığı olan kültür televizyonu Arte France’ın Film Alım Direktörü ve Yönetim Kurulu Üyesi. Orta yaşın üst sınırlarına dayanmış, renkli giyimli, hafif efemine bir Fransız... Tükenmesi imkansız gözüken bir heyecanla, Transmedya’nın geleceğin sanat dili olacağına ikna etmeye çalışıyordu dinleyicileri. En büyük kozu da gençlerin bilgisayar oyunu bağımlılığıydı...

Pekiyi, nedir bu Transmedya olayı? Terimi 1991’de Profesör Marsha Kinder yaratmış olsa da konseptin bugünkü, hızlı internet bağlantısı ve akıllı telefon içeren halini almasını sağlayan en önemli aktör Profesör Henry Jenkins. Jenkins halen Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde (University of Southern California) iletişim, gazetecilik ve sinema profesörü. Reilhac gibi, dünyayı karış karış gezerek Transmedya misyonerliği yapıyor. Blog’una göre, bir hikayenin farklı medya platformları kullanılarak, kolektif bir şekilde oluşturulması Transmedya. Aman dikkat! Transmedya aynı hikayenin farklı medya platformlarına transfer edilmesi demek kesinlikle değil. Yani, bir filmin sinema versiyonunu, alternatif sonlu DVD’sini, iPhone uygulamasını, internet oyununu ve Broadway müzikalini yaptığınız zaman bir Transmedya ürünü elde etmiş olmuyorsunuz. Transmedya yaratabilmek için hem farklı medya platformlarının birbirlerini beslemesi, hem de pasif izleyicilerin, aktif katılımcılara dönüşmesi şart.

Kafanızı iyice karıştırdım herhalde... Müsaadenizle, biraz daha karıştıracağım. 70’lerin sonunda Amerika’da Live Action Role Play (Canlı Rol Oynama) diye bir moda türedi. Popüler film ve bilgisayar oyunlarından esinlenen hayranlar izole mekanlarda buluşup favori film veya oyun karakterlerinin kostümlerini giyerek karakterlerini canlandırmaya başladılar bir Oyun Kurucu’nun gözetimi altında. Bir nevi Sleep No More (geçen haftaki yazımda bahsettiğim Artık Uyku Yok isimli interaktif performans) deneyimi... 90’lı yıllarda internetin hızlanıp yaygınlaşmasıyla, gençlerin kendilerine genelde mitolojik karakterler yaratarak internet üzerinden birbirleriyle oynadıkları, Role Playing Game’ler (Rol Oynama Oyunları) Canlı Rol Oynama’yı popülerlik yarışında geride bıraktı. Bugün böyle bir yarışa gerek kalmadı. Artık akıllı telefonların sayesinde, Rol Oynama Oyunları ve Canlı Rol Oynama’yı eşzamanlı olarak deneyimlemek mümkün:



Bu kısa videoda, Facebook üzerinden Rol Oynama Oyunu oynayan bir genci izliyoruz. Oyunun bir parçası olarak kızcağızın telefonu çalıyor ve bir dedektif ondan yardım istiyor. Akıllı telefonu aracılığıyla çeşitli işlemler yapması gerektiğini de çabucak ekliyor. Rol Oynama Oyunu için yazılmış özel bir uygulama ve telefonunun GPS’inin (küresel konumlandırma sistemi) yardımıyla yakındaki bir metro durağına yönlendiriliyor. Burada da, sembolik bir şekilde, bir sonraki oyun bölümüne geçişi görselleştiriliyor.

Amerikalı Fourth Wall Studios’un Cathedral (Katedral) isimli bu ürününde bilgisayar var; sosyal medya var; Rol Oynama Oyunu var; akıllı telefon var; Canlı Rol Oynama var... Ve hepsi projenin odak noktasındaki hikayenin oluşumuna katkıda bulunuyor. Dolayısıyla, bu bir Transmedya örneği. Transmedya örneği ama büyük bir eksiği var: televizyon ve sinema gibi 2 dev medya platformunu tamamen göz ardı ediyor!

Hemen 1999 yılına dönelim... The Blair Witch  Project (Blair Cadısı Projesi) filmini hatırlıyor musunuz?



Gelmiş geçmiş en büyük ticari sinema başarılarından bir tanesi... Bir grup doğaçlaması kuvvetli, genç oyuncu bir Canlı Rol Oynama deneyiminin ortasına atılmış. Yönetmen ve yazarlardan $60.000’lik komik bir bütçeyle oyun kurmaları istenmiş. Oyuncuların ürkütücü bir Amerikan efsanesinin izini sürerken başlarından geçenleri basit bir el kamerasıyla kayda alma görevi de oyunculardan bir tanesine verilmiş. Proje tamamlandığında, Blair Cadısı yaklaşık $250 milyonluk gişe başarısına ulaştı. Sinema var; Canlı Rol Oynama var ama internet dünyası yok! Yine olmadı...

2007’de yeni Batman serisinin Dark Knight (Kara Şövalye) filmi etrafında Blair Cadısı ve Katedral’in Transmedya konseptleri birleştirilmeye çalışıldı:



Filmin prömiyerinden uzun zaman önce, Batman pazarlama ekibi bir Rol Oynama Oyunu hazırlatıyor. Oyunculardan kötü adam Joker’in taraftarları liderlerinden aldıkları emirleri suratlarını boyayarak, bulundukları şehirlerin farklı köşelerinde buluşarak veya internet üzerinden basit hamleler yaparak yerine getiriyorlar. İyi savcı Harvey Dent’in taraftarları da benzer görevler üstleniyorlar. Kara Şövalye’nin dünya prömiyeri haftası New York’un Times Meydanı’nda Batman sinyali ışıklandırılıyor, fakat sinyalin üzeri Joker tarafından spreyle kırmızıya boyanıyor ve kötülüğün galip gelmiş olduğu, şehrin Batman tarafından kurtarılması gerektiği netlik kazanıyor. Artık filmin başlaması için gerekli altyapı yaratılmış durumda... Bilgisayar var; sosyal medya var; Rol Oynama Oyunu var; telefon var; Canlı Rol Oynama var; televizyon var; sinema var! Batman’ın pazarlama ekibi en önemli medya platformlarını, 10 milyon kullanıcının katkıda bulunduğu ortak bir hikaye ile doldurarak şimdiye kadar yapılmış en başarılı Transmedya örneklerinden bir tanesini yarattı.

Fark ettiniz mi bilmiyorum; bu başarılı örneğin temel bir sorunu var: Transmedya projesi odak noktasındaki sinema filminin içinden geçmek yerine yalnızca çevresinde hızlı bir tur atıyor. Milyonlarca katılımcının farklı platformlar üzerinden sergiledikleri emekler sinema filmini etkilemiyor; proje film için yüzeysel bir girizgah teşkil etmekten öteye geçemiyor. Örneğin, Artık Uyku Yok’da olduğu gibi ana karakterlerle iletişime geçip kendi tercih ettiğiniz deneyimi yaşayamıyorsunuz filmi izlerken. Tabi, sinema salonunda oturan yüzlerce kişiye filmin senaryosuna odaklanmış bir Transmedya deneyiminin, günümüzün teknolojisiyle, yaşatılmasının neredeyse imkansız olduğunun farkındayım. Öte yandan, filmin prömiyerinden önce yapılan Transmedya faaliyetlerinin, filmin içeriğini en azından bölgesel olarak etkilemesi mümkün olabilirdi. Misal, New York’da yapılan bir etkinlik esnasında katılımcıların haberi olmadan yapılan bir profesyonel kayıt, yalnızca New York eyaletinde gösterilen film kopyalarına montajlanabilirdi. Aslında bu da yetmez! 10’larca yıl sonra deneyimlemek istediğim şey sinema salonunda otururken filmin içeriğini gerçek zamanlı olarak etkileyebilmek ve bireysel olarak yapılan değişikliklerin tüm katılımcılar tarafından fark edilmesi...

ortalama gencin 20 yaşına kadar, eğitim için harcamış olduğu zaman = 10.000 saat = ortalama gencin 20 yaşına kadar, oyun için harcamış olduğu zaman

10’larca sene sonra Michel Reilhac haklı çıkacak; bugün 20 yaşında olan oyuncular belki 50 yaşına gelecekler ve sinemaya gittiklerinde onlara “nostaljik” gelen Rol Oynama Oyunu deneyimini yaşamak isteyecekler. Neticede, en çok izlenen filmler Transmedya ürünleri olacak.

Pekiyi, Michel gibi popüler sinemayla hiçbir alakası olmayan, görevi sanat sinemasının gelişimine katkı sağlamakla sınırlı bir profesyonel neden Transmedya ile kafayı bozmuş vaziyette? Aslında ortada bir tezat falan yok. Global sanat sineması üretim sistemi çalışmıyor! Sanat sineması Amerika’da üzerine sinekler konmuş bir leş, Avrupa’da ise çok büyük ölçüde kamu desteğine bağımlı. Bitmek tükenmek bilmeyen ekonomik kriz sürecinde kamu desteğinin azalmasıyla, Amerika’daki kardeşinin yanında musalla taşına yatırılabilir. 

Kamu desteği bağımlılığı sanat sinemasının yeterince izleyicisinin olmamasından kaynaklanıyor. Eğer Hollywood sinemasından önce Avrupa sanat sineması Transmedya’ya hakim olursa Oyun Jenerasyonu’na sanatı sevdirmek mümkün olabilir. Kim bilir? Belki de yalnızca sanat sinemasının değil, video artın da, tiyatronun da ve hatta operanın, balenin de kurtarıcısı Michel’in Transmedya’sıdır...

5 Ağustos 2012 Pazar

Dördüncü Duvarı Yok Et!



“Ulan, burda da gösteri mi olurmuş?! diye geçirdim kafamdan, Perulu kadim dostum Roberto’yla Batı 27. Cadde’de yürürken. Derken, upuzun bir boğa yılanı gibi kıvrılan seyirci sırası... Kuyruğu görmesek Sleep No More (Artık Uyku Yok) isimli  interaktif tiyatro oyununun nerede sergilendiğini bulmak neredeyse imkansız olacaktı! New York’un hiçbir köşesine tek bir poster koymamışlar. Belli ki şanlarının ağızdan ağıza, viral olarak yayılmasını istiyorlar. Almış, yürümüş de maşallah.

Kapıdaki Görevli’ye biletlerimizi gösterdim. Son dakikada ancak pahalı bir çift bilet bulabildiğimiz için sırada beklemek zorunda kalmayacağımızı umuyordum. Orta yaşlı, iyi giyimli Görevli’nin son derece keskin yüz hatları vardı. Bana direkt “Buyurun; sırada beklemeyin.” veya “Haydi, sıranın en sonuna!” diyeceğine biletin üzerindeki tüm detayları tek tek okudu; kafasını Exorcist (Şeytan) filmindeki kızcağız gibi yavaşça bana doğru döndürdü ve gülümsedi. Bir anlık sessizliğin ardından, Roberto hemen dibimde dikildiği halde, ikinci biletin sahibinin orada olup olmadığını sordu. Roberto’yu işaret ettim. Görevli gözlerini benden hiç ayırmadı; içeriye doğru bir el hareketiyle beni buyur etti. Böylece adını Hitchcock’un Vertigo filminden alan McKittrick Oteli’ne ilk adımımızı atmış olduk. Gösterinin ürkütücü olduğunu daha önceden seyretmiş olan Roberto söylemişti aslında ama kapıdaki adam böyleyse içeridekilerin nasıl olduğunu hayal dahi edemiyordum...

Uzun, karanlık bir koridorda ilerledikten sonra 1930lardan kalma bir kabarenin içinde bulduk kendimizi. Bizi kırmızı elbiseli, kıpkırmızı rujlu, son derece alımlı bir bayan karşıladı. Tüm müşterilerine sürekli Canım” diyordu. Elimize birer iskambil kağıdı tutuşturup başlamadan önce absent içmek isteyip istemediğimizi sordu. Absent Amerika’da yeni kanunileştiği için belli ki pek revaçta. Barda oturduk. Kabarenin tüm masaları doluydu. İçeride iki ses hakimdi: muhabbet uğultusu ve ara ara sahneye çıkarak saçma sapan anonslar yapan, uçmuş kabare görevlisinin bariton sesi. Bir keresinde mikrofonun önünde 1 dakika kadar dikildikten sonra, aniden, Muz ister misiniz?” diye sordu. Bu absürtlüğe gülünmesini beklersiniz, değil mi? Adam o kadar ürkütücüydü ki kimsenin ağzını bıçak açmadı.

Çok kafam karışmıştı... Kabare ortamının dudak uçuklatıcı bir doğallığı vardı. Bu yüzden de kimin bizim gibi seyirci, kimin aktör, kimin de bar çalışanı olduğunu birbirine karıştırıyordum. Muhteşem bir histi bu! Kabareye girer girmez kendimi oyunun bir parçası gibi hissettirmeyi başarmıştı Artık Uyku Yok tayfası. Ayrıca, bu garip ortamda kendim olmam gerekmiyordu. İstediğim davranışları, kişilik özelliklerini deneyebilir, benle muhabbete girmeye çalışanlara bir Sudi Prensi olduğumu sıkabilirdim. Adeta ruhum bedenimden kurtulmuştu. Ne muazzam bir özgürlük...

Mikrofondan bizlere muz ikram etmeye çalışan adam sırayla iskambil kağıdı renklerini çığırmaya başladı. Roberto’nun rengi okundu; kabarenin dibindeki kadife perdeye doğru yollandı. Benimse jokerim vardı; yolarımız ayrıldı. Kadim dostumdan kısa bir süre sonra, 20 kişilik bir grupla perdenin öteki tarafına geçtim. Hemen elimize beyaz birer Venedik maskesi tutuşturdular. Onları 3 saat boyunca yüzümüzden çıkaramayacaktık. Asansörcü Artık Uyku Yok dünyasının en temel kuralını maskenin surat derimize dönüştüğü anda açıkladı: Artık Konuşma Yok. Bu kural oyuncular için de geçerliydi.

Asansörcü hepimizi köhne bir yük asansörünün içine tıktı. Yukarıya doğru çıkarken aniden durdurdu. Kapı açıldı. Öndekiler dışarıya çıkmaya yeltendiler. En öndeki ikili başarılı da oldu ama Asansörcü hemen arkalarından kapıyı kapattı. 5 katlı McKittrick Oteli’nin farklı katlarını iskambil kağıdı gibi dağıttı bizi Asansörcü. Kaderin bana bahşettiği katta asansör kapısı açıldı ve kendimi bir tımarhanenin gıcırdayan, parke koridorlarında buldum.

16. Yüzyılın sonlarında, 3 cadı, General Macbeth’e bir gün İskoçya Kralı olacağı kehanetinde bulunurlar. Bu kehanetin çekiciliğinin ve karısı Lady Macbeth’in entrikalarının etkisiyle, General Macbeth cinayet işlemeyi bağımlılık haline getirir. Kısa bir süreliğine de olsa cadıların kehaneti gerçekleşir ama bu başarıya ulaşmak için Macbeth’in işlemiş olduğu cinayetler onu ve karısını kibirlilik, delilik ve ölüm girdabına sürükler. Artık Uyku Yok, Shakespeare’in işte bu oyununun 1930ların Amerika’sına uyarlanmış hali. İskoçya’nın yerini McKittrick Oteli, Kral Macbeth’in yerini otelde yaşayan bir milyoner, cinayete kurban gidenlerin hayaletlerinin yerini de biz Seyirciler” almış.

Yüzlerce hayaletten biri olarak karşıma çıkan ilk odaya daldım. Bir hemşire neşterle bir kitabın içinden labirent şekilleri kesiyordu. Dibine kadar girdim. Beni fark etmedi. Telefon çaldı. Hemşire şöyle bir baktıysa da kalıp açmaya yeltenmedi. Odadaki diğer hayaletlerden bir tanesi cevap verdi. Telefondan gelen direktiflere göre de odadan çıkıp bir yerlere gitti. Telefonun hemen altındaki çekmeceyi açtım. İçinde otelin konuklarıyla ilgili gazete kupürleri vardı. Tam odadan dışarıya adımımı atacakken hemşire bana keskin bir bakış fırlattı.

Dönemin taş plakları ve iç gıcıklayıcı ses efektleri koridorlara hakimdi. Kaybolmuştum ama daha çok kaybolmak istiyordum. Hayaletlerin çoğunun gittiği yönün tam aksinde ilerledim. Merdivenlerden birkaç kat aşağıya indim ve kendimi hemşirenin neşterle kestiği labirentlerden bir tanesinin içindi buldum. Hala otelin içindeydim ama labirent adeta bir bahçeyle çevriliydi. Kurt uluyordu. Labirent beni Macbeth ve karısının seviştikleri odaya getirdi. Çıplaktılar ama tam anlamıyla seviştikleri söylenemez. Macbeth kovaladıkça Lady Macbeth kaçıyordu. Konuşmak yasak olduğu için ancak inleyerek birbirlerine seslenebiliyorlardı. İnlemeler, ulumalar birbirlerine vurdukları anlarda iyice artıyordu. Lady Macbeth kocasını çıplak vaziyette küvetin içinde bırakıp kaçtıktan sonra Roberto’yla göz göze geldik. İkimiz de birbirimizi kıyafetlerimizden tanımıştık. Hiçbir selamlama hareketinde bulunmadan o kendi yoluna gitti, ben kendi yoluma...

Merdivenlerden aşağı indim; merdivenlerden yukarı çıktım; karanlık koridorların dibine ulaşmaya çalıştım; ulaşamadım ve kendimi Vahşi Batı’nın bağrından kopma bir barda buldum. Yerler samanla kaplanmıştı. Tahtadan bir Amerikan bar, hemen karşısından da tabureli, alçak bir masa vardı. Odaya aniden Macbeth ve arkadaşı Banquo girdiler. Kalabalıktan kaçayım derken tam göbeğine düşmüştüm. Birbirlerine bir süre kızgınlıkla uluduktan sonra kavgaya tutuştular. Macbeth kovalıyor Banquo kaçıyor... Sonunda Macbeth Banquo’yu barın arkasında öldürdü. Katil olay mahallini terk eder etmez içeriye Barmen girdi. Biz hayaletlerin barın arkasındaki cesedi incelemesine fırsat bırakmadan, bardaki yerini alıp bardaklarını silmeye başladı. Hayaletlerin çoğu ana karakterin arkasından çıkıp gittiler. Kaldık mı barmenle baş başa?..

Yüzümdeki maskeyi artık hissetmiyordum. Çocukluğumdan beri taktığım gözlük gibi bedenimin bir parçası olmuştu. Ve beni tuhaf bir haleti ruhiye içerisine sokuyordu. Garip garip hareketler yapıyordum. Otel girişindeki Görevli gibi kafamı sağa sola yavaşça döndürmeye başlamıştım. Yürüyüşüm de değişmişti. Kendime daha bir güven mi geldi, nedir? Bir de karakterlerin ve diğer hayaletlerin suratlarına yerli yersiz bakma huyu geliştirmiştim. Barmenin hemen karşısındaki masaya oturdum; bacaklarımı açtım; dirseğimi yukarıya doğru kırıp sağ elimi sağ baldırımın üzerine koydum. Başımı yavaş çekimde barmene doğru döndürdüm ve gözlerimi yüzüne  kilitledim. İlk 5 dakika beni umursamaksızın işine baktı. Daha sonra, ani bir baş hareketiyle beni fark etti. Hızlı adımlarla ban doğru ilerlemeye başladı. Adam beni korkutuyordu ulan! Yaptıklarıma neredeyse pişman olmuştum. Taburemin etrafında dolanıp bana dokunmaya çalıştı. Sanki orada olduğumu hissediyordu ama beni gözleriyle seçemiyordu. Bir 5 dakika da böyle geçti. Sonunda kollarını itinayla koltuklarımın altına sokup beni ayağa dikti. İki omuzumdan sıkıcı tutup odadan dışarıya itekledi.

Aşağıya inen merdivene ulaştığımız ana kadar elleri omuzlarıma tutkalla yapışmıştı adeta. Beni hızla 2 kat indirdi. Az daha merdivenlerden yuvarlanacaktım. Kadife bir perdenin içinden geçirdiğinde kendimi kalabalık bir balo salonunda buldum. Macbeth’in öldürmemiş olduğu tüm karakterler yüksekçe bir platform üzerindeki uzun masada yemek yiyorlardı. Tüm hayaletler ise platformun etrafına üşüşmüş, onları seyrediyorlardı. Barmen kalabalığı ağır ağır yararak beni yemek masasına doğru yönlendirmeye devam ediyordu. Macbeth masanın üzerine çıktı ve kafasını gökten sarkan ilmiğin içerisinden geçirdi. Platforma iyice yaklaşmıştım artık. Barmen’e sinirlenmeye başlamıştım ama bu durumda dahi temel kuralı çiğnemek istemiyordum. Platformun dibine girdiğimde omuzlarımı o ana kadar sıkı sıkı tutan ellerin buharlaştığını hissetim. Tam o saniyede, Macbeth boynunda ilmik masadan bana doğru attı kendisini. Refleks gereği kolumu alnıma götürüp kafamı tavana doğru kaldırdığımda bir çift kirli ayakla burun buruna geldim. Kralın cansız bedeni tepemde kifayetsiz bir momentumla sallanıyordu.

Spotlar söndüyse, kabareye çıkan kapılar açıldıysa da Macbeth dakikalarca tavanda uçuşmaya devam etti. Kimse dışarı çıkmak istemiyordu. Ee, ne de olsa hiçbir zaman unutamayacakları, beden dışı bir deneyim yaşamışlardı. Duvardaki o kuvvetli ışık kaynağından geçtiklerinde ruhları bedenlerine geri dönecekti. Kimisini ertesi günün iş stresi, kimisini de karı dırdırı bekliyordu...

Kadim dostum Roberto yine bara kurulmuştu. Maskesini çıkartmıştı. Benim ise çıkartmam daha uzun zaman aldı. Sevmiştim hayalet maskemi... Roberto kendi başından geçenleri anlatmaya başladı. Bambaşka deneyimler yaşamıştık. Benim görmediğim bazı odalardan o geçmişti, onun tecrübe etmediği bazı interaktif deneyimleri de ben yaşamıştım. Tam Barmen’in bana yaptıklarını hararetle anlatırken, Barmen’i oynayan aktör karşımıza dikildi. Yüzümü içeride görmemiş olduğu halde beni tanıdı; kafa selamını çaktı. Akabinde, en başta, binanın dışında biletlerimizi kontrol etmiş olan Görevli çıkageldi. Dimdik bakışlarla bana yaklaştığını görünce, açıkçası biraz korktum. Garip herifin tekiydi çünkü!

Bize bir içki ısmarlamak istediğini söyleyerek şaşırttı. Muhabbete daldık:

ROBERTO
Hayatımda böyle bir sanat deneyimi
yaşamadım.
BEN

Aynen!

GÖREVLİ
Zaten dünyada da şu anda eşi benzeri
yok.

BEN
Keşke biraz daha interaktivite olsaydı...
Mesela keşke konuşmak serbest olsaydı.
Hem oyunun daha tabi bir parçası olurduk,
hem de Shakespeare’in eseriyle daha kuvvetli
bir köprü kurulmuş olurdu.

GÖREVLİ
Haklısın ama yüzlerce kişinin aynı anda
konuştuğunu hayal edebiliyor musun?
İçerisi futbol stadyumuna dönerdi!

BEN
Pekiyi, bu tiyatro konseptini yurtdışına
ihraç etmeyi düşünüyor musunuz?
Mesela Türkiye’de bir benzeri
sergilenebilir mi?

GÖREVLİ
Neden olmasın? Zaten bildiğiniz gibi, biz
İngiliz bir ekibiz. İngiltere’den sonra
Amerika’ya geldik. Tek ihtiyacımız olan
güvenilir ortaklar.
(sırıtarak)
İsterseniz sizi yapımcımızla tanıştırayım.
(Roberto’yla gülümsedik)
İster gösterimizi ülkenize götürün İster
götürmeyin, görsel sanatların geleceği bu.
Seyircinin yalnızca duyularını
kullanmakla yetinmeyip aynı zamanda da
eserin içinde aktif rol oynayarak,
Deneyimleyici’ye dönüştüğü bir gelecek
bekliyor bizi. Teknolojinin de bu
konjonktüre büyük katkısı var.
Mottomuz: Dördüncü duvarı yok et!

McKittrick Oteli’ni ardımızda bıraktığımızda Görevli’nin mottosu Batı 27. Cadde’nin ardiye binaları arasında yankılanıyordu adeta...



Boşluksuz 6000 vuruşun bu haftalık da sonuna geldik. Yorum ve oylarınızı esirgemeyin...

Sevilenler