28 Temmuz 2012 Cumartesi

Kamu Malı Olarak Gazetecilik



Çeyrek asırda, internetin hızla yaygınlaşmasıyla birlikte haber medyası bocalamaya başladı. Sürekli olarak gelişen bu yeni teknolojiyle ne yapacaklarını bilemediler. İnternet beleş bir haber kaynağı oldu. Yahoo’nun haber portalından büyük haber ajanslarının en önemli haberlerine bedavaya erişebiliyoruz. Hatta, Hürriyet’in en popüler yazarlarını akıllı telefonumuzdan bedavaya okuyabiliyoruz. Bu gelişmelerle birlikte gazetelerin tirajları düştü, abonelikleri azaldı, basılı reklam gelirleri yokuş aşağı yuvarlandı. İnternet reklam ve seri ilan ücretleri basılı gazete reklam ve ilan ücretlerinin yalnızca küçük bir yüzdesini teşkil ettiği için, basılı gelir kayıplarını siber gelirler karşılayamadı. Kaybedilen basılı aboneliklere de internet abonelikleri denk gelmedi. Neticede, gelişmiş ülkelerin gazete ciroları düştü.

Denetleme ve danışmanlık firması PricewaterhouseCoopers’ın verilerine göre, 2006-2012 yılları arasında, Kuzey Amerikan gazetelerinin ciroları neredeyse yarı yarıya azalmış! Avrupa’nın durumu da Amerika ile benzerlik gösteriyor. Öte yandan, gelişmekte olan dünyada cirolar artıyor. Aynı zaman aralığında, Asya Pasifik’in gazete ciroları yaklaşık %10, Latin Amerika’nınki ise %25 artmış. Türkiye’nin durumu ise ne Latin Amerika kadar parlak, ne de Kuzey Amerika kadar vahim. Toplam gazete ciroları hakkında istatistik bulamadım ama tirajlardan yola çıkılarak bir sonuca varabiliriz. Medyatava’nın istatistiklerine göre, 17/07/2006 başlangıçlı haftada 5.235.917 olan toplam Türk gazete tirajı 2012’nin aynı döneminde 4.701.035’e düşmüş. Bu düşüş Hürriyet+Milliyet’in aniden yok olmasına eşdeğer. Eğer uzun vadede siber ve basılı yayın arasında sinerji oluşturan isabetli iş modelleri geliştirilmezse Türkiye ve gelişmekte olan dünyanın diğer ülkeleri haber medyasının cenazesinde, Kuzey Amerika’nın yanında saf tutacaklar.

Gelişmiş dünyanın cenazesini erteleyecek bir teknolojik gelişme oldu 2 sene kadar önce: Apple’ın iPad’i gibi tabletler yaygınlaşmaya başladı. The Economist’in (Ekonomist Dergisi) haberine göre, reklam verenler dergi veya gazetelerin tablet versiyonları için, internet versiyonlarına ödediklerinden daha yüksek ücretleri gözden çıkarıyorlarmış. Bunun sebebi, tabletlerin sunduğu dokunmatik gazete okuma deneyiminin klasik gazete okuma deneyimine benzemesi. Tabi olay gazeteyi elinde tutma hissiyle sınırlı değil; tablet versiyonlarına haberle ilgili linkler ve videolar eklenebiliyor. Dolayısıyla, tablet klasik gazete deneyimini ve çok daha fazlasını sunuyor. Ha, bir de rüzgarda uçuşmuyor.

Ciro kaybetmekte olan haber medyasına tabletlerin bir parça arttırdığı siber reklam gelirleri yetmiyor. Kemal Sunal filminde maaşı yetersiz gelen öğretmenin manavlık yapması gibi, haber medyası da yan işler alıyor. Bazıları reklam platformu olmakla sınırlı kalmıyorlar aynı zamanda da pazarlama danışmanlığı hizmetleri sunuyorlar. Ekonomist Dergisi gibi haber kaynakları uluslararası konferanslar organize ediyorlar. Bir Amerikan iPad dergisi olan Atavist gibi medya şirketleri ise özgün iPad yayımlama yazılımlarını başka şirketlere kiralıyorlar...

Uluslararası haber medyası çağa ayak uydurup hayatta kalabilmek için bir tarafını yırtıyor. Pekiyi bu gerçekten gerekli mi? Bilginin çok hızlı bir şekilde, beleşe bulutlarda uçuştuğu günümüzde gazetecilik kamu malı (public good) olarak kabul edilemez mi? Şeytanın avukatı der ki: Sürdürülebilir iyi gazetecilik ancak kar amacı gütmeyen vakıflarla mümkündür!”

Kar amacı gütmeyen haber medyasının pek çok başarılı örneği var, Ekonomist Dergisi’nin haberine göre. 2001’de, George Soros’a ait Open Society Institute’un (Açık Toplum Enstitüsü) hibesiyle kurulan Caucasian Knot (Kafkas Düğümü) bunlardan bir tanesi. Araştırmacı gazeteciliğin “ölümcül” olduğu Rusya’nın Kuzey Kafkasya bölgesinin en başarılı gazetecilik örnekleri Kafkas Düğümü’nün internet sitesinden çıkıyor. Burada Kafkaslar’dan haberlere, raporlara ve bölge hakkında ansiklopedik bilgiye ulaşmak mümkün. Vakıf kendisini tamamen uluslararası bağışlarla finanse ediyor.

Gazetecilik vakıfları yalnızca uluslararası kamu oyunun sempatisini toplamış gariban bölgelerle sınırlı değil. Amerika’da 2005 yılından bu yana gazetecilik vakıflarına 250 milyon dolar bağışlanmış. Bu bağışlardan bir tanesiyle 2008 yılında New York’ta kurulan ProPublica bir internet bazlı araştırmacı gazetecilik birimi. Kullanıcılarına Amerika ve dünya hakkında haberler, analizler ve istatistikler sunuyor. ProPublica’cılar 2 Pulitzer ödülü kapmışlar bile... Araştırmacı gazetecilik ticari iş modelleriyle yürütülmek için çok masraflı. Bu yüzden araştırmacı gazeteciliği bir kamu malı olarak düşünmek lazım.” diyor Genel Yayın Yönetmeni Stephen Engelberg.

Engelberg’in düşüncesine katılan bir vakıf da Londra’da. Bureau of Investigative Journalism (Araştırmacı Gazetecilik Bürosu) David ve Ellaine Potter Vakfı’nın desteğiyle bir üniversitenin bünyesinde kurulmuş. Sitelerinde İngiltere ve dünyadan haberler, raporlar ve özel dosyalar bulmak mümkün. Üstüne üstlük “Makalelerimizi Çalın” butonuyla kullanıcılar yayınlarını dağıtmaya teşvik ediyorlar. “Büromuza Bağış Yapın” butonuyla da kaliteli gazeteciliklerini sürdürmeye çalışıyorlar.

Pekiyi vakıf gazeteciliğinin Türkiye’de hiç örneği yok mu? Hem de çok şık bir örneği var: Bianet.org. Bianet, 1997’de IPS İletişim Vakfı tarafından kurulan Bağımsız İletişim Ağı’nın 4 ana etkinlik alanından yalnızca bir tanesi. İnternet sitelerinde, Türkiye bazlı, temel hak ve özgürlükler odaklı haberler, makaleler ve fotoğraflar bulmak mümkün. Diğer etkinlik alanları: Hukuksal Destek Birimi, [gazeteciler için] Eğitim Programları ve [yerel basın için bedava] Program Üretim Merkezi. IPS, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) gibi meslek birlikler, Avrupa Birliği İnsan Hakları ve Demokrasi İnisiyatifi (EIHDR) gibi uluslararası fonlar ve uluslararası vakıflarca destekleniyor.

Ekonomist Dergisi’nin vakıf gazeteciliği konusunda dillendirdiği bir takım endişeleri var. İlki: bağış kültürü olmayan ülkeler... Amerikalılar bağış yapmaya ne kadar meraklılarsa Türkler bir o kadar soğuk. Dolayısıyla Amerika’da vakıf gazeteciliğinin çok daha yüksek bir ivmeyle yaygınlaşması doğal. Bu durum her ne kadar bağış kültürü zayıf olan ülkeler için bir handikap oluştursa da, globalleşme sağ olsun, yüksek bağış kültürüne sahip olan ülkeler kendi ülkeleri dışındaki oluşumları destekleyeceklerdir. Tıpkı Soros’un Kafkaslar’da yaptığı gibi...

İkinci bir endişe konusu: bağışçıların editoryal özgürlüğe müdahale etme ihtimalleri... Doğru; parayı veren düdüğü çalar. Soros gibi bir para sihirbazının da Kafkas Düğümü’nü kendi ticari veya politik amaçları için kullanmaya yeltenebileceği ufak olmayan bir ihtimal. Öte yandan, şu an dünyanın çoğunda hakim olan modelde haber medyasının tepesinde gözünden dolar işaretleri fışkıran patronlar var. Tüm faaliyetleri patronların çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde ilerlemek zorunda. Yani, haber medyasının başında sürekli olarak bir kamçılı Soros zaten mevcut! Vakıf modeliyle yönetilen internet gazetelerine ise isteyen çıkar grubu, istediği miktarda bağış yapabilir. Düdüğü çalan sık sık değişeceği için de nispeten objektif bir gazetecilik sergileneceği açık.

Sakın bu düşüncelerimden vakıf gazeteciliği yapanların tümünün parayla satın alınabileceği sonucunu çıkarmayın. Bu işi tamamen idealizm uğruna yapan, parayı verene düdük çaldırmamak için yoğun çaba sarf eden büyük bir grup var. Söylemeye çalıştığım idealizmin vakıf modelinde biraz daha kolay olduğu. Soros idealist gazeteciyi kaynak kesintisiyle tehdit ederse Roman Abramovich’in kapısı çalınabilir her zaman...

Ekonomist’in bir diğer endişesi de bazı ülkelerin vakıf gazeteciliğine vakıf statüsü vermemesi. Örneğin, Araştırmacı Gazetecilik Bürosu’nun başvurusunu İngiltere 2 kere reddetmiş. Gerekçe vakıfların politik aktivitelerde yer alamayacağı... Aynı sorunu Wilkes isimli bir parlamento haber teşkilatı da yaşıyor. Başka ülkelerde de pek çok gazetecilik kuruluşu eminim benzer sorunlar yaşayacak. Problem yaşanan ülkelerdeki kanunlar yoğun bir mücadelenin sonunda değiştirilinceye kadar da vakıf gazeteciliğine bağış yapanlar ne yazık ki vergi yükünü hesaba katarak biraz daha fazla bağış yapmak zorunda kalacaklar.

Son endişe verici başlık: bağışçıların yüksek okunurluk beklentisi... Her bağışçı yapmış olduğu bağışın toplum üzerinde, mümkün olan en yüksek etkiyi göstermesini ister. Vakıf gazeteciliğinde yüksek etki yüksek okunurlukla özdeşleştirilebilir. Yüksek okunurluk da ancak popüler haber medyasının bir vakıf gazetesinin hazırlamış olduğu araştırma dosyasını yayınlamasıyla mümkün olabilir. Bu yaklaşım vakıf gazetesinin popüler medyada yayımlanma ihtimali daha yüksek olan haberlere odaklanmasına sebep olabilir. Sonuçta iyi gazetecilik yapmak için kurulan vakıf gazetesi popülist olur çıkar...

Ekonomist Dergisi, bağışçıların yüksek okunurluk beklentisinin popüler haber medyasına yönelik bir bağımlılık yaratacağını, bu yüzden de vakıf modelinin çözse çözse gazeteciliğin problemlerinin küçük bir bölümünü çözebileceğini vurgulayarak makaleyi noktalıyor. Katılmıyorum! Vakıf gazeteciliğine bağış yapacak hayırseverler ve kuruluşlar bilinçlidir. Kaliteli araştırmacı gazeteciliğin popüler medya okunurluğuna ulaşmasını beklemek ise şizofreni. Yani, bağışçıların Ekonomist’in endişelendiren beklentiye girmeleri söz konusu değil. Velhasıl kelam, vakıf gazeteciliği popüler medyaya bağımlı olamaz.

Ha, bu popüler medya ile vakıf gazeteleri arasında hiçbir bağlantı olmayacağı anlamına gelmez tabi. Görünürlük kazanmak için vakıf gazeteleri popüler medyaya bedava, kaliteli içerik sunacaklar, popüler medya da işine gelenleri beleşe sayfa doldurmak için yayınlayacak. %100 internet üzerinde faaliyet gösteren vakıf gazeteleri ile basılı yayınlara yüklenip internet servislerini de açık tutan popüler medya arasındaki bu sinerji her iki tarafı da kuvvetlendirecek; skalanın iki ucu arasında kalan haber medyası kuruluşları okur/izleyici/kullanıcı kapma yarışında geri kalıp 2 kutuptan bir tanesine yaklaşmaya çalışacaklar. Çift kutuplu yeni medya düzenine ayak uyduramayanlar da tarih sahnesinden silinecek...

Kutuplaşmaya blogcuların da önemli katkısı olacak. Tıpkı vakıf gazetelerinin yapacağı gibi, popüler haber medyasına bedava içerik sağlayacaklar. Tabi blogcuların çoğunun sağladığı içerik vakıf gazetelerinin sağladıkları kadar kaliteli olmayacak ama özellikle yerel haber konusunda daha atik davranacaklar. Yeni medya düzenindeki kutuplaşmayı hızlandırırken, blogcular bir yandan da kendi içlerinde ayrışacaklar. Kimisi popüler gazetelerin bordrosunda, kimisi de vakıf gazetelerinkinde tam gün çalışmaya başlayacaklar. Tabi özgür ruhlu, harbi blogcular da bağımsız olarak o güne kadar ne yaptılarsa aynısını yapmaya devam edecekler.

Bugün haber medyasının bocalamasına sebep olan internet, kendi üzerinden faaliyet gösteren vakıf gazeteleri ve bloglarıyla, uzun vadede gazeteciliğin kurtarıcısı olacak. İşte, aynen böyle söylüyor şeytanın avukatı... 




Boşluksuz 6000 vuruşun bu haftalık da sonuna geldik. Yorum ve oylarınızı esirgemeyin. Ramazanınız mübarek olsun...

15 Temmuz 2012 Pazar

Hasan Güleşçi'nin Deniz Kabukları


Bir hafta boyunca, yukarıda gördüğünüz videonun montajıyla uğraştım. Günümüzde video hazırlamak ve yazı yazmak arasında önemli bir fark kalmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla, bu hafta bir VideoYazı sunuyorum size. Aynı zamanda da Dedem hakında çektiğim uzun metraj belgeselin Teaser fragmanı olan bu videoyu umarım beğenirsiniz... 



DIŞ. HASAN GÜLEŞÇİ’NİN YAZLIK EVİ-GÜNDOĞAN-BODRUM-GÜN

İki güneş gözlüklü adam, rengarenk begonvillerle çevrelenmiş, yemyeşil, havuzlu bir bahçede, Gündoğan koyunu neredeyse kuşbakışı seyrederek muhabbet ederler. Bodrum Belediye Başkanı MEHMET KOCADON (48) iri yarı, düzgün giyimli ve sempatiktir. Yan şezlongda oturan HASAN GÜLEŞÇİ (75) ise kısa boylu, göbekli ve karizmatik. Kocadon naneli limonatasından bir yudum alıp bardağı ortalarındaki sehpaya bırakır.

KOCADON
(Güleşçi’ye dönerek)
Hasan Bey, içerideki deniz
kabukları koleksiyonunuz ağzımı
açık bıraktı. Arkadaşlar metih
ede ede bitiremiyorlardı ama bu
kadarını da beklemiyordum doğrusu...

GÜLEŞÇİ
(Cin Tonik’inden bir yudum alır)
O koleksiyonda muazzam emek var,
Başkan. Kabukları 40 yıl zarfında,
dünyanın dört bir ucundan toparladım.
Tabi sonrasında da bilimsel olarak
tasnif ettim ve teşhirlerini
tasarladım.

KOCADON
Hasan Bey, bu harika koleksiyona
haksızlık etmiyor musunuz? Bu
güzelliği Bodrum halkı ve
ziyaretçileriyle paylaşmalısınız
bence.
(Güleşçi kafasını yavaşça Kocadon’a
çevirir; Kocadon aniden ayaklarını
şezlongdan aşağıya indirir ve
Güleşçi’ye döner)
Belki duymuşsunuzdur; önümüzdeki
bahara Bodrum Deniz Müzesi’ni
açıyoruz. Koleksiyonunuzu müzeye
bağışlamayı düşünür müsünüz? Her
türlü isteğinizle bizzat
ilgileneceğim...

GÜLEŞÇİ
(içkisinden bir yudum daha aldıktan
sonra)
Son zamanlarda ben bu dünyadan göçüp
gittikten sonra koleksiyonuma ne
olacağını düşünüyordum. Bugün beni
ziyaret ettiğin çok iyi oldu. Teşekkür
ederim. Seni de pek sevdim... Gel
ağam...
(elini uzatır)
...bu işe prensipte anlaşalım.

KOCADON
(Güleşçi’ye doğru eğilerek kuvvetle
elini sıkar)
Ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz.
Ömrüm vefa ettikçe koleksiyonunuza
sahip çıkacağım. Söz veriyorum...

İkili uzun süre el sıkışırlar. Sözün yerini iki içten gülümseme alır.

Ne yazık ki, Başkan’ın ömrü vefa etmez” ve buna benzer bir konuşmadan kısa süre sonra tutuklu olarak yargılanmaya başlanır. Yeni politik çağın modası bu ya... Ergenekoncular, Milletvekiller, İzmir belediye çalışanları tutuklanmışken Bodrum’un Demokrat Partili, çalışkan Belediye Başkanı’nı serbest bırakmak olmaz! Her ne kadar bu tatsız süreçte Bodrum Belediyesi’nin konsantrasyonu bambaşka yerlere kaymış olsa da, Mehmet Kocadon’un hapse girmeden önceki emekleri ve ağabeyi, Bodrum Ticaret Odası Başkanı Mahmut Kocadon’un desteğiyle, Bodrum Deniz Müzesi çatısı altındaki Hasan Güleşçi Deniz Kabukları Koleksiyonu 7 Temmuz 2012 akşamı özel bir davetle ziyaretçilere açtı kapısını. Tanımayanlar olabilir. Gelin; önce koleksiyona adını veren güzel insanı tanıştırayım size...

Hasan Güleşçi 1937’de çiftçi bir ailenin 3. çocuğu olarak, Adana’da dünyaya geldi. Onu el üstünde tutan halasının maddi desteğiyle Tarsus Amerikan Koleji’nde okudu. Okulda tanıştığı Erol ve Şevket Sabancı ile yakın dost oldu. Daha sonra, tekstil mühendisliği okumak üzere Manchester, İngiltere’ye gitti. Mezuniyetten sonra İngiltere’de kalıp para biriktirmeyi düşünürken, ilkokul aşkı Gülsen’in ültimatomuyla kendini bir anda Adana’da buldu. Sabancıların BosSA şirketinin kazan dairesinde şef yardımcısı olarak çalışmaya başladıktan kısa süre sonra Gülsen Hanım’la evlendi.

Sakıp Sabancı onu pek sevdi ve emeklilik sürecine kadar hep arkasında durdu. Türkiye’nin ilk kord bezi (araba lastiği hammaddesi) fabrikalarından biri olan KordSA’yı kurma görevi Güleşçi’ye verildi. Bu vesileyle, 1973’te İstanbul’a göç etti Güleşçi ailesi. BekSA, BriSA, AkçanSA, neredeyse bütün SA’ların kurulmasında Hasan Bey’in katkısı büyüktür. 1985 yılında, Turgut Özal’ın ardından, Sabancı Holding Genel Koordinatörü oldu. Birkaç sene sonra, karikatürist Mezut Yavuz’un çizdiği ve Sabancı üst yönetimini içeren tarihi bir karikatürde orkestra şefi olarak resmedildi. Gücünün hızla arttığı bu yıllarda, Güleşçi kimi gazetelerce, En büyük hatası kendisini kardeşlerden biri sanması!” diye zaman zaman eleştirildi. Kendisini onlardan biri zannetmesin de ne yapsın? Gerçek o ki Türkiye’nin ilk gökdelen projelerinden olan Sabancı Center’ın inşasında bile Sabancı Kardeşler kadar emeği var.

Güleşçi’nin iktidarı yabancı ortaklıklar ve kurumsallık çalışmaları ile bilinir. DuSA (Dupont ile), PhilSA (Philip Morris ile), CarrefourSA ve diğerleri hep Güleşçi döneminde kurulmuştur. Ünlü danışmanlık şirketi McKinsey&Company’nin tavsiye ettiği kurumsallaşma adımlarından bir tanesi olarak, Chief Executive Officer (CEO) pozisyonu oluşturulur Sabancı Holding bünyesinde. Sabancı Holding’in ilk CEO’su olarak da tabi ki Hasan Güleşçi tercih edilir. Hasan Bey 2000 yılında, Türkiye’de bir profesyonel yöneticinin gelebileceği en tepe noktada, Sabancı Ailesi içindeki çekişmelerin de etkisiyle, emekli oldu. Sabancı topluluğuna tam 40 yılın sonunda veda ederken yapılan basın toplantısında Güleşçi’nin gözyaşları objektiflerden kaçmadı. O duygulu toplantıdan beri de değerli vaktini ailesine, danışmanlık yaptığı şirketlere ve deniz kabuklarına adıyor...

Hasan Bey’in deniz kabuklarıyla tanışması ta 1961 yazına dayanır. BosSA’daki yoğun çalışma temposunun stresini Adana’nın Karataş plajında biricik eşiyle atarken, sahile vurmuş yüzlerce minik deniz kabuğuyla karşılaşırlar. Başıma buyruk olan ben ise o sırada, biraz ötede denizin kibar dalgalarıyla bir ileri bir geri sallanıyorumdur, sandalyede örgü ören bir ihtiyar gibi. Büyük-küçük, canlı-soluk, pürüzsüz-kırık demeden, bastırılamayan bir heyecanla görebildikleri bütün kabukları toplamaya başlar iki sevgili. Beni ilk fark eden Gülsen Hanım olur; yerden kaldırır; kocasıyla tanıştırır. O gün bugündür gözlerim hep üzerlerinde...

Pekiyi, deniz kabuğu iyidir, hoştur, estetiktir ama nedir bilimsel olarak? Deniz kabuğu yaklaşık 550 milyon yıldır evrim geçiren yumuşakçaların dış iskeleti. Yumuşakçanın yüzeyi katlanmış deriden oluşan bir Manto ile kaplıdır. Manto hamam böceği kabuğunu oluşturan Kitin benzeri bir madde salgılar Conchiolin (Konçiolin) adında. Bu madde yumuşakçanın ömrü boyunca kabuğun büyümesi ve şekillenmesinden sorumludur. Conchiolin’in farklı ortamlarda, farklı şekillerde salgılanması yaklaşık 120.000 bilinen kabuk türünü meydana getirmiştir.

Biraz da insan-kabuk ilişkisinden bilimsel olarak bahsedelim... Deniz kabuklarıyla ilgili ilk kalıntılar günümüzden yaklaşık 100.000 sene önce Kuzey Afrika’da yapılmış deniz kabuğundan kolyeler. Kabuklarla ilgili ilk yazılı kaynaklardan biri ise Cicero’dan (İ.Ö. 106-43). De Oratore isimli eserinde iki arkadaşın deniz kabukları toplayarak filizlenen arkadaşlıklarını övmekte. Pompei’de yapılan kazılarda da deniz kabuğu kümeleri bulunmuş. Önceleri yalnızca aristokratların satın alabildikleri deniz kabuklarının fiyatları coğrafi keşiflerle beraber düştü ve orta direk de kabuk koleksiyonu yapabilir hale geldi. Her ne kadar bu iş Türkiye’de yeni yeni gelişiyor olsa da (ciddi koleksiyonerlerin sayısı 5 ila 10 arasındadır), deniz kabuğu koleksiyonerliği yurtdışında kitapları, dernekleri ve müzeleri olan derin geçmişli bir hobi.

Hasan Güleşçi’nin hobisi iş seyahatleri esnasında ve yaz tatillerinde satın aldığı deniz kabuklarıyla yavaş yavaş olgunlaştı. Bodrum’un Güvercinlik semtinin Maya Sitesi’ndeki yazlık evinde yaklaşık 750 parçayı bir araya getirmişti. Bahçeye açılan salonun bir duvarı boydan boya cam raflarla kaplanmış, birbirine benzeyen kabuklar kümelenmişti. Hasan Bey kabukları üst aile isimlerine göre sınıflandırma çalışmasını ilk kez, bundan yaklaşık 15 sene önce torunu Muratcan ile yaptı.

2007’de Güvercinlik’ten Gündoğan’a taşındıklarında koleksiyon yatak odalarını salona bağlayan uzun koridorun iki yanındaki, kat kat, cam raflara yerleştirildi ilk başta. Etiketlendirmenin üstünden geçildi; etiketler bilgisayardan basılıp plexilere koyuldu. Koleksiyon 1.500 parça seviyesine ulaşınca evin küçük bir odası kabuk galerisi olarak tahsis edildi ve tadilat başladı. Metal levhalara basılmış kabuk resimleri, açık renk ahşap altlı cam vitrinler, LED aydınlatmalar... Hasan Bey mekanı bulunca havaya girdi anlayacağınız.

Türkiye’de deniz kabukları konusunda pek kaynak bulunmadığından, Hasan Bey kabuk galerisini geliştirmek için yurtdışı deneyimlerinden istifade etti. Florida’danın Sanibel Adası’ndaki Bailey-Matthews Deniz Kabukları Müzesi’ni gezip bu işin müzecilik tarafını öğrendi. Londra’da deniz kabukları konusunda hatırı sayılır uzmanlardan biri olan R. Kenneth Wye ile tanıştı. Ondan yalnızca nadide parçalar satın almakla kalmadı Hasan Bey; aynı zamanda da, etiketlendirme sistemini daha bilimselleştirmesine yardımcı olacak kitabı yazar Wye’a imzalattı. Benzer servisleri Almanya’nın Wiesbaden şehrindeki Hemmen çiftinden de temin etti.

Wye ve Hemmen gibi uzmanların danışmanlığında, evindeki kabuk galerisini sürekli geliştirmeye çabalarken, Bodrum’un çarşısında kabuk aşığı ve deniz kabukları dükkanı sahibi Volkan Acar’la tanıştı Güleşçi. Koleksiyonunun Türkiye’deki en kıymetli kabuk koleksiyonlarından birisi olduğunu fark eden Acar, durumu Belediye Başkanı Kocadon’a aktardı. O da Bodrum Deniz Müzesi projesini kafasında tasarlarken Hasan Bey’e bağış teklifini götürdü. Gündoğan’da prensipte anlaşıldı; sözleşme imzalandı. Güleşçi 40 yılı aşkın sürede sabır ve sevgiyle büyüttüğü, Mahmut Kocadon’un tabiri ile, Kızını” Bodrum Deniz Müzesi’ne verdi.

Bodrum Deniz Müzesi çarşıda, Halikarnas Balıkçısı’nın ekmiş olduğu okaliptüs ağacının hemen karşısındaki tarihi bedesten binasında kuruldu. Zanaatkar Ali Kemal Denizaslan’a 49 adet Bodrum menşeili tekne modeli sipariş edildi. Gemiciler ve sünger avcılarından sembolik objeler toplandı. Müze Müdürü Sema Sagat'ın özverili çalışmaları sonrasında, müzenin genel açılışı 15 Ekim 2011 günü yapıldı. Giriş katında tekne modelleri ve Halikarnas Balıkçısı köşesi var. Dört ana kolonu aydınlatan mavi projektörler ikinci asma katı aşıp kubbeli tavana kadar uzanıyor. Asma katın yarısında tekne modellerinin devamı yer alıyor. İkinci yarısında ise Hasan Güleşçi Deniz Kabukları Koleksiyonu...

Hasan Bey’in kısmına Gündoğan kabuk galerisinde pek beğenilen teşhir sistemi büyütülerek uygulandı. Vitrinler, dolaplar ısmarlandı; sıcaklık, nem ve aydınlatma çalışmaları yapıldı. Kabuğun içindeki canlının hayatını anlatan bir film göstermek için ekranlar yerleştirildi. Marangozlar ve müze görevlileri çalışırken Hasan Bey de boş durmadı tabi. Volkan Acar ile birlikte etiketlendirme sisteminin yeniden üzerinden geçti. Deniz Müzesi fikri ortaya atılmadan önce tasnif için iki genel kabuk kitabı kullanıyordu. Daha isabetli bir etiketlendirme yapabilmek adına üst ailelere özel kitaplar kullanmaya başladılar. 3.500 kabuğun her birinin etiketine sırasıyla üst aile, ad (genus), çıkarıldığı yer ve boyut bilgileri yazıldı. Bodrum’dan çıkartılmış olanlara mavi bir nokta yapıştırıldı. Bir veri tabanı oluşturuldu. Parçaların tek tek fotoğrafları çekildi. Müze açılmadan kısa süre önce, İzmir’e son birkaç parça kabuk satın almaya gitti Hasan Bey. Artık teknoloji çağını yakalamıştı. Toptancılarla bir yandan pazarlık ederken, bir yandan da iPad’inden ada göre arama yapıp herhangi bir kabuğun koleksiyonunda olup olmadığını görebiliyordu!

Geçtiğimiz haftasonu, özel bir davet ile açıldı Hasan Güleşçi Deniz Kabukları Koleksiyonu. Yaklaşık 200 konuk vardı. Mehmet Kocadon malum durumdan dolayı geceye katılamadı. Mahmut Kocadon, Güleşçi’ye teşekkür edip bir plaket taktim etti. Hasan Bey samimi ve kısa bir konuşma yaptı; “Bir hayalim gerçek oldu.” dedi. Bu gerçekten de uzun zamandır zihnini kurcalayan bir hayaldi. 2004 yılında BriSA’nın (Bridgestone-Sabancı ortaklığı) 30. yıl kutlamaları için yapılan bir röportajda kabuk koleksiyonunu Bodrum Deniz Müzesi’ne bağışlamak istediğini ilk kez dile getirmişti. Dikkatinizi çekerim; o zamanlar Deniz Müzesi’nin şimdiki binasında Tansaş hipermarket vardı! Davetlileri ben de 3.500 kabuğun içinde, Muricidae (Muriside) etiketinin arkasında karşıladım. Karataş’ın plajından Bodrum’un bedestenine uzun yol kat etmiştim... Koleksiyonu gezenlerin ağızları açık kaldı. Ziyaretçi defteri methiyelerle doldu taştı. Bu yorumlara katılmayan bir tek Greenpeace mensubu Hollandalı turistlerdi. Kariyeri boyunca ilkleri gerçekleştirmiş olan Hasan Güleşçi kataloglanmış deniz kabukları koleksiyonunu bir müzede sergileyerek Türkiye çapında bir ilke daha imza atmıştı.

Herhalde yaş Hasan Bey’inkine yaklaşırken, Ben gittikten sonra geriye ne kalacak?” diye düşünmeye başlıyor akil insan... Güleşçi’nin kurmuş olduğu şirketlerin, dikilmesine öncülük etmiş olduğu gökdelenlerin, ailesinin ve deniz kabukları koleksiyonunun uzun süre ayakta kalacağı kesin ama hiçbir şey sonsuza dek varlığını sürdüremez. Şirketler kapanır, binalar yıkılır, aileler dağılır, deniz kabukları kırılır... Ölümsüzlüğe bir adım daha yaklaşabilmek için Hasan Güleşçi’nin yapıtlarına sahip çıkacak Başkan Kocadon gibilerine ihtiyaç var. Hem de çok...



7 Temmuz 2012 Cumartesi

Sinopsis: Mzungu Uyurken




Kenya’da unutulmuş bir yetimhanede, “Annem Babam kavga ediyorlar... Kabustan uyandığımda gözlerimde hala yaş vardı. O halde gerçek rüyadan nasıl daha gerçek olabilir?” diye karalar John Moleskine günlüğüne. Gönüllü olarak çalışmaya başlayalı henüz bir hafta bile olmadığı halde sıtma hapını bir ayı aşkın süredir kullanıyordur. Hap canlı, etkili rüyalara sebep olabilmektedir; bu yan etki yeni yeni kendisini hissettiriyor. İsa’nın çarmıha gerilmesi, bir sürü zenci oğlan tarafından öldürülmek, Pol Pot’u Kamboçya’nın harap bir tapınağında boğmak... John rüya ve gerçeği birbirinden ayırmakta güçlük çekiyor.

Her ne kadar uyanma anları John için kafa karıştırıcı olsa da sabah çayını içtikten sonra gerçekliğin sevgilisi Naomi ve en sevdiği yetim Loki’nin yüzlerinde saklı olduğuna inandırmayı başarır kendisini. Naomi yetimhanenin genç müdürü. Müdür olmadan önce kendisi de aynı yetimhanede yaşayan bir yetimdi. John’la aşkları bir anda alevlendi. Kimyasallarla su tanklarını arındırıyorlardı; derken kendilerini pislik içindeki mutfakta ağır ağır öpüşürken buldular. Mutfakta olan bitenleri fark edince beş yaşındaki Loki ve arkadaşları kıkırdayarak kaçıştılar olay mahallinden. John’a göre Loki gezegendeki en tatlı oğlan. Babası AIDS’den ölmüş; maalesef annesi de aynı ölümcül hastalıkla boğuşuyor. Loki ve John birbirlerini gördükleri ilk günden itibaren adeta mistik bir bağ ile kenetlendiler. Bu bağ tükenmek bilmeyen bir ilgi alaka dışında bir de garip duygu doğurdu. Birbirlerini çok uzun zamandır tanıdıkları hissi...



Gerçek bir öykü üzerine kurgulanmış bu filmde John, Loki ve Naomi birçok zorluğa birlikte göğüs gererler. John lüks yaşantısını geride bırakıp yetimhanede çalışmaya başladığı ilk zamanlarda ana işi çocukları uyandırıp okula göndermekmiş gibi görünür ancak yetimhanenin kendine has dünyasını anlamaya başladığında yeni görevler hemen yapılacak isler listesine eklenir. Olağan matematik dersi esnasında ranzalardan bir tanesinin altında “Klein Şişesi” şeklinde bir obje gözüne çarpar. Naomi bu tahta heykelciğin vücuda tapınma üzerine kurulu kabile dinlerinin sembolü olduğunu açıklar. Bir kabile dansı ile yetimler dinlerini “Mzungu”yla paylaşmaya çalışırlar. Aslında yetimler tüm açık tenli yabancılara “Beyaz Adam” diye seslenirler. Her ne kadar John bu ilginç kabile dininin kendi kafasını sürekli meşgul eden bir konu üzerine kurulmuş olmasından memnuniyet duysa da bu dinin temelini tam anlamıyla kavrayamaz. Eğer uyku ruhun farklı canlıların bedenlerine doğru bir yolculuğa çıkmasını sağlıyorsa ölüm anında ruha ne olur?

John’un gerçek işi birkaç yetimhane sırrını su yüzüne çıkarınca başlar. Bir akşamüstü, toz toprak içinde debelenen bir bebekle karşılaşır. Annesinin kim olduğunu sorduğunda, Naomi onüç yaşında bir kız çocuğunu işaret eder. Daha sonar kızgın bir hayırsever tarafından yazılmış eski bir mektup bulur. Mektupta yapılan bağışların çocuklar için kullanılmadığı, aksine Amerikalı vakıf kurucusunun lüks yaşantısına harcandığı yazılıdır. Son olarak, John daha önceden yetimhanede çalışmış olan Janet isimli genç bir bayanla  tanışır. Janet yalnızca John’un şüphelerini doğrulamakla kalmaz, ayrıca yetimhanenin devlet onaylı bir işletme lisansına dahi sahip olmadığını ekler. John sorunlarla tek tek başa çıkar. Yetimhanede yaşayan herkesi toplayıp çocuk yasta bebek sahibi olmanın ne kadar tehlikeli olabileceğini anlatır ve cinsel ilişkiye giren herkesin yetimhaneden kovulacağını vurgular. Daha sonra vakıf kurucusuna bir mektup yazarak hayırseverin şikâyetlerine cevap vermesini ister. Son olarak da lisans iddiasını araştırmak için belediyedeki çocuk müdürlüğünü ziyaret eder. Ne yazık ki John çocuk yaşta meydana gelen doğumlarla başa çıkamayacağını, Amerikalı kurucunun kalpazanlığa tüm hızıyla devam edeceğini ve yerel yönetimin rüşvetle satın alınmış olduğunu fark eder. Yetimhaneyi kapatıp çocukları güvenilir kurumlara yerleştirmeyi kafasına koyar.

Naomi yetimhanenin mevcut durumunu muhafaza etmeye çalışır. John’la adeta duvarları titreten bir kavgaya tutuşurlar mutfakta. Aylarca birikmiş stresin de etkisiyle, John Naomi’nin gırtlağına sarılır. Tıpkı birkaç gün önce büyük çocuklardan bir tanesini itekleyip kafasının arkasında yara açılmasına sebep olduğu gibi… İki yetim mutfaktan gelen sesleri duyarlar ve laf ışık hızıyla yayılır. Tüm yetimler John yüzünden evsiz kalacaklarına inanmışlardır. John’un otoritesi paramparça olur. Onu kimse dinlemez; sorularına cevap dahi verilmez. Yetimlerin John’a karşı yaptıkları tek şey buz gibi bakışlarla, göz kırpmaksızın onu süzmektir. John Naomi’ye akıl danıştığında Naomi yetimhanede kalmanın John için tehlikeli olabileceğini, ikisinin birlikte Kenya’yı terk etme vaktinin geldiğini söyler. John Naomi’yi ülkesine götüremeyeceğini itiraf eder. Yetimhanede omur boyu hapis olduğu gerçeği yüzüne vurulan Naomi, John’a saldırır ve kapıyı yüzüne kapatır. John yapayalnızdır.

Gece yarısı yetimler John’un kapısını kırarlar. Bir zenci kurşun asker ordusu kendisine doğru taarruza geçmişken John yatağında sessizce bekler. Parlak dolunay ışığı altında yetimler John’u öldürür. Loki gözlerini John’un parçalanmış kafa tasından yerde devrilmiş halde duran ve ileri geri sallanan dini heykele çevirir. Kendi kabile dinine göre ruhun ölümden sonra nasıl bir yolculuğa çıktığını hatırlar. Birden Loki tüylerini diken dike eden bir hisse kapılır. Adeta John’un ruhu ile aynı vücudu paylaşıyordur!




Boşluksuz 6000 vuruşun bu haftalık da sonuna geldik.. Yorum ve oylarınızı esirgemeyin...

Sevilenler