30 Haziran 2012 Cumartesi

Metafiziksel Manifesto




  1. Ruh sadece ama sadece, kısıtlı hafıza kapasitesine sahip bir şuur kaynağıdır. İnsani özellikleri veya iradesi yoktur.
  2. Her bireyin ruhu aynı kıymetsiz şuur kaynağından ibaret olduğu için hepimiz eşitiz.
  3. Vücut her türlü tepkiyi, herhangi bir iradeye gerek olmaksızın, genetik kodundaki probabiliteler çerçevesinde otomatikman verebilen mükemmel bir makinadır.
  4. "Rüya" görmeye başlarken, beyin içinde bulunduğumuzdan farklı bir kozmos oluşturur ve ruhun bu kozmosta, yeni bir vücuda göç etmesini sağlar.
  5. Yeni vücuduna kavuşan ruh, yeni beynin hafızasını özümser ve bu vücuttan hiç ayrılmamış olduğu yanılgısına kapılır.
  6. Beyinler yalnızca dış dünyayı algılayarak ruhumuzun şuurluluk hissetmesine olanak tanımakla kalmazlar; aynı zamanda da ruhun deneyimleyeceği dış dünyayı (kozmos) oluştururlar. Dolayısıyla, vücudumuzun içindeki beyin aynı zamanda da dış dünyayı teşkil eder. İç ve dış yüzeyleri arasında bir ayrım olmayan, Klein Şişesi (resimdeki) isimli geometrik şekil bu durumun bir analojisidir.
  7. "Rüya" ve "gerçek" aynı şeydir. Bu iki sözcük Alternatif Yaşam Deneyimi (AYD) teriminin çatısı altında birleştirilmelidir.
  8. Geçmiş AYD'lerimizi kesik "rüyalar" olarak hatırlarız. Geçmiş AYD'ler, şu anda "gerçek" kabul ettiğimiz AYD'den 3 ana parametrede ayrışabilirler: Perspektif ("rüyanın" kimin gözünden görüldüğü), Zaman (geçmiş, gelecek, şimdiki) ve Kural ("rüyada" hakim olan fizik ve mantık kuralları).
  9. Geçmiş AYD'lerin parametreleri "gerçek" kabul ettiğimiz AYD'ninkilerden Farklı (F) veya onlarla Aynı (A) olabilir. Dolayısıyla, 7 farklı tip AYD mümkümdür:
    AYD Kombinasyonu
    PERSPEKTİF
    ZAMAN
    KURAL
    1.
    A
    A
    A
    2.
    A
    F
    A
    3.
    A
    F
    F
    4.
    F
    A
    A
    5.
    F
    A
    F
    6.
    F
    F
    A
    7.
    F
    F
    F
  10. Bazı "rüyalar", "gerçek" olur (Rüya Deja Vu'su). Şu anki perspektifimizden deneyimlenen, gelecekte geçen ve şimdiki ile aynı kurallar üzerine kurulu, AFA tipi bir geçmiş AYD geleceğimize ışık tutabilir.
  11. Rüya Deja Vu'larındaki yaşam sahneleri önceden yaşanmışlardır.
  12. Biyolojik ölüm, hemen öncesinde "rüya" görmemize olanak tanıyan, derin bir uykudur.
  13. Ölümsüzüz.




Bu hafta boşluksuz 6000 vuruşu doldurmamıza gerek kalmadı... Üzerinde birkaç senedir düşünüp araştırma yaptığım bir konuda yazdığım halde, hala aklım karışabiliyor. Sofistike açıklamalara girilmesi gereken yerler var. Lütfen, yorumlarınızı hemen aşağıdaki minik "yorum" yazısına tıklayıp yazın. Oyunuzu da esirgemeyin. Beraber keşfedelim...

24 Haziran 2012 Pazar

Sana Araba Çarptığını Babamdan Neden Sakladın, Raziye Abla?

fotoğraf sinegame.com'dan alınmıştır.

Adım Termeh. 12 yaşındayım. Tahran'da doğdum; hala Tahran'da büyüyorum. Annem Babam ayrı. Ben Babamla yaşıyorum. Annem Babamı, Babam da Annemi çok sever aslında. Bu sevgi yoğunluğuna rağmen, maalesef geçen sene yaşadıklarımız ailemin parçalanmasına sebep oldu. Oysa herşey bir oyunla başlamıştı...

Annem Simin daha iyi şartlarda yetişebilmem için yurtdışına taşınmak istiyordu. Babam Nadir da Alzheimer'lı Dedeme bakmak zorunda olduğu için, biraz da ülkesine olan gizli aşkından, Anneme karşı çıkıyordu. Oyun gereği, Annem boşanma davası açtı. Bana gerçekte, şartlar ne olursa olsun Babamdan boşanmayacağını söylemiş olduğu için içim rahattı. Hakim karşısına çıktılar. Babam yine de Dedemi yalnız bırakmaya razı gelmedi. Annem bavulunu toplayıp evi terk etti. Herşeyin bir oyun olduğunu bildiğim halde Anneanemlere taşınması beni çok üzüyordu. İçimden onunla gitmek geliyordu ama Babamla Annemin birlikteliği için Babamla kalmalıydım. Oyun istenmeyen bir şekilde gelişse dahi benden ayrı yaşayamazdı Annem...

Babamın işte olduğu zamanlarda Dedeme göz kulak olması için Raziye diye bir bakıcı tuttuk. Bir akşamüstü, Babamla eve geldiğimizde Raziye Abla ortalıkta yoktu. Koşarak Dedemin odasına girdim; çığlığı bastım. Dedem yerde ölü gibi yatıyordu ve bir kolu yatağa bağlanmıştı! Babam çok korktu. Allah'tan, Dedem kısa sürede kendine geldi. Korktuğu kadar da sinirlenmişti Babam. Ben de sinirlenmiştim! Raziye Dedemi yatağa bağlayıp nasıl gidebilirdi? Ertesi sabah, Babam bunu Raziye'ye sordu sesi titreyerek. Raziye tatmin edici bir cevap veremedi. Babam ondan evi terk etmesini istedikçe Raziye o günün ücretini almadan gitmeyeceğini söylüyordu. Sonunda Babam kendini tutamadı ve Raziye'yi kapıdan dışarı itti. Raziye'yi her ne kadar haksız bulsam da endişelenmiştim. Sonuçta o hamileydi.

Babama Raziye'nin hastanede olduğu haberi geldi. Kendisini kötü hissedip Annemle hastaneye gitti. Raziye'nin bebeği ölmüştü! Dava açıldı. Babam savcıya olanları anlattı. Hafif bir iteklemeyle, kadıncağızın kapıdan oldukça uzak olan merdivenden düşmesi mümkün değildi.

Oyun git gide içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Raziye'nin kocası tam bir deliydi. Babamı dövmüş, okulumu basmıştı. Annem canımdan endişe etmeye başladı. Raziye'nin ailesini bu işi kan parasıyla kapamaya ikna etti. Kan parası konusunu Babama açtığında Babam köpürdü. Ahlaki değerlere bağlılığımı Babamdan almışım... Suçlu olmadığı için rüşvet ödemeyi kabul etmiyordu. Annem de kimin haklı kimin haksız olduğunun önemli olmadığında, benim emniyetim için bu paranın ödenmesi gerektiğinde lafı diretiyordu. Sonunda, Annemle hayatlarının en büyük kavgasını ettiler. Bu ana kadar sakinliğimi korumayı başarmıştım; herşeyi içime atmıştım ama artık dayanamıyordum. Nefesim kesilene kadar ağladım ve Annemle beraber evi terk ettim. Oyun bitmeyen bir kabusa, kabus da hayatımıza hükmeden gerçekliğe dönüşmüştü!

Babam ahlaki değerlerini çiğnedi ve bizim için kan parası ödemeyi kabul etti. Yalnız, bir şartı vardı; Raziye Kur'an'a el basıp Babamın suçlu olduğuna yemin edecekti. Raziye Abla dini bütün bir kadındı. Bunu yapamadı. Zaten birkaç gün önce Anneme gelip Babamın suçlu olmadığını söylemiş, kan parasını ödememelerini istemişti. Annem suçsuzluğunu bile bile Babamı kandırmıştı. Babam Annemin oyununu affetmedi ve hakim karşısında kiminle yaşamak istediğimi seçmek bana düştü. Annemle mi hayatımın çoğunu geçirecektim? Babamla mı?..

İranlı yönetmen Asghar Farhadi aile dramımızı 2011'de filme çekti. $800.000'a çekilen Bir Ayrılık yalnızca Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı kazanmakla kalmadı; akabinde En İyi Yabancı Film Oscar'ını da kaptı. Ayrıca, başta Annem (Leila Hatemi) ve Babam (Peyman Moadi) olmak üzere, tüm ana oyuncular Berlin'den Gümüş Ayı ödülüyle döndüler. Tabi  filmin uluslararası başarısı beni havalara uçurdu. Haydi, bu başarının kaynağını beraber keşfedelim.

Farhadi'nin kaleme aldığı senaryo En İyi Senaryo Oscar'ına aday olmuştu. O yüzden analizimin merkezine senaryonun özelliklerini yerleştirmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Bir Ayrılık'ın senaryosunu derinlik katan temaların başında "Çocukların Yetişkinliği" geliyor. Raziye Dedemin altını değiştirirken çok sevdiğim küçük kızı, "Merak Etme; Babama söylemem." diyor. Annesi hiçbir telkinde bulunmaksızın küçük kız aile dirliğini korumak için ne yapması gerektiğini en az bir yetişkin kadar farkında. Küçük kızdan başka bir olgunluk örneği de Raziye'nin doktora gitmek için Dedemi yalnız bırakmak zorunda kaldığını Babama söylemesi. Raziye bu bilgiyi işin başında Babamla paylaşsaydı belki aralarında bir tartışma falan çıkmayacaktı! Geç de olsa, küçük kız bu önemli bilgiyi kan davasını yumuşatmak niyetiyle Babamla paylaşıyor. Tabi benim de bir kız çocuğu olduğumu unutmamak lazım. Yalandan nefret ettiğim halde Babamın hamilelikten haberinin olmadığı yalanını savcıya söylememem 12 değil 42 yaşın olgunluğunu sergilememdendir. Ahlaki değerlere verdiğim öneme rağmen, Babamın hapse girmesini engellemek için ne yapmam gerektiğini çok net farkındaydım. Bir çocuğun hayal dünyasında yaşamıyorum!

Senaryonun başka bir özelliği de önemli durumların veciz bir şekilde görsel veya sözel olarak ifade edilmesi. Örneğin, Babamın yaşamını Annemsiz sürdüremeyeceği çamaşır makinasının yardımı ile anlatılıyor. Babam çaresizce çamaşır makinasını nasıl çalıştırması gerektiğini düşünürken ben 4. programda çalıştırması gerektiğini, çünkü en çok o rakamın solmuş olduğunu söylüyorum. Dindar olsun veya olmasın, herkesin hayatının nasıl dini kurallarca belirlendiği Raziye'nin sık sık kullandığı Dini Yaşam Danışma Hattı ile vurgulanıyor. Babamın ahlaki değerlerine ne denli bağlı olduğu, büyük kavgadan sonra Annemle gitmeye karar verdiğimde Babamın balkondaki küçük, buruk gülümsemesi ile anlatılıyor. Ben Annemle gitmeden önce, "Eğer haksız olduğumu düşünüyorsan git Anneni getir; kan parasını ödeyelim." demişti Babam. İçi benden ayrılacağı için kan ağladığı halde onu ahlaki açıdan haklı bulmam gülümsemesine yetiyor.

İlk izleyişte önemsiz görülebilecek detayların aslında bazı olayları açıkladığı anlaşılıyor ikinci izleyişte. İlk izleyişte evimizde kaybolan paranın akıbeti muallakta kalıyor. İkinci izleyişte parayı Babamın zannettiği gibi Raziye'nin çalmadığı, Annemin bir kat fazla yük taşımak zorunda kalan mobilyacılara Babamdan habersiz verdiği fark ediliyor. Aynı şekilde, Babamın suçlu olup olmadığı filmin son çeyreğine kadar kesinleşmiyor. Oysa yönetmen kesin bir yargıya varmak için gereken ipuçlarını bize vermiş bile: Raziye sokağa kaçan Dedemi arabalar arasında kovaladıktan sonra otobüste bayılıyor, üst komşuya merdiveni kirletmesine gerekçe olarak başının dönüp çöp torbasını düşürmesini veriyor ve savcının yanından kızıma bakacağım bahanesiyle çıkıp Dini Yaşam Danışma Hattı'nı aramaya yelteniyor. Parçaları bir araya koyduğumuzda, Raziye'ye bir arabanın çarptığı, bebeğini bu yüzden kaybettiği ve Babama iftira attığı için kendisini suçlu hissettiği, daha kendisi bu gerçekleri telaffuz etmeden anlaşılıyor.

Bunca pozitif özelliğin yanında senaryonun bir temel sorunu var. Raziye Abla kendisine araba çarptığını işin başında neden saklıyor? Babam ona bir hışımla neden Dedemi bağlayıp yalnız bıraktığını sorduğunda, niçin, "Kusura bakmayın; araba çarptı acilen hastaneye gitmem gerekti." demiyor? Eğer sebep Dedemin evden kaçmış olduğunu saklamak istemesi ise bu yalnızca diyaloğun ilk yarısı için geçerli bir gerekçe olabilir. Babamın onu işten kovacağını anladığında gerçekleri anlatıp sokağa fırlayan ihtiyar için kendi hayatını riski attığını ima ederek Babamı yumuşatması gerçekçi olurdu. Araba çarptığını söylese büyük ihtimalle Babam anlayış gösterip onu evden kovmayacaktı; Raziye ve deli kocası Babama dava açmayacaktı; Annem ve Babam boşanmayacaklardı. Söylememesinin yenilir yutulur tarafı yok. Senaryonun tüm olay örgüsünü çökertebilecek bu açığa rağmen Bir Ayrılık'ın En İyi Senaryo Oscar'ına aday gösterilmiş olması çok tuhaf.

Biraz da sinematografiden bahsedelim... Filmin en büyük sinematografik özelliği neredeyse her karede kadrajın en az 1/8'lik kısmını fokusta olmayan, buğulu bir objenin kaplaması. Bu buğulu obje bir duvar, kolon veya pencere olabiliyor. Örneğin, 3 cephesi bir avluya bakan, U şeklindeki dairemizde Annem ve Babam birbirlerini U'nun farklı kenarlarından gözlemliyorlar. Bu gözlem de bir pencere veya duvar tarafından kısmen engelleniyor. Aynı şekilde, benim kararımı vereceğim kapanış sahnesinde de koridorda oturan Annem ve Babam arasında camdan bir paravan var. Asgharı'nin bu sinematografik tercihi Bir Ayrılık'ın ana altmetnini oluşturuyor: karakterler arasındaki mecazi duvar, giderilemeyen anlaşılmazlık.

New York Universitesi'nden Ken Dancyger'a göre Polanski'nin orijinal fikri (Director's Idea) Varoluşun Yalnızlığı, Kubrick'inki Modern Hayatın Karanlığı, Spielberg'inki de Çocukluğun Sonsuzluğu'dur. Bunlar yalnızca tek bir filmi değil, yönetmenin tüm repertuarını derinden etkileyen, uğruna senaryolar yazılan temel fikirler. Farhadi'nin böyle bir fikre en çok yaklaştığı nokta sinematografinin yardımı ile karakterler arasındaki mecazi duvarları sergilemesi ancak bu Bir Ayrılık'ın tohumunu oluşturan bir fikir değil. Yalnızca karakterler arasındaki ilişkileri etlendirmek için kullanılan bir sanatsal takviye. Bu durum senaryonun önemli özelliklerinden Çocukların Yetişkinliği teması için de geçerli.

Filmimizi değerlendirirken oyunculuktan bahsetmezsek olmaz. Raziye çalışmaya yeni başladığında, elindeki iki parça bulaşığı havaya kaldırır ve kızından karnındaki bebeği dinlemesini ister. Küçük kız bir süre kulağı anasının karnındayken sessiz bekler. Sessizlikten ürkmemek iyi oyuncunun önemli bir özelliğidir. Bebeğin tekmesini duyduğunda heyecanlanıp sesli bir şekilde annesine birşey sorar. Annesi Dedemin uyuduğunu hatırlattığında fısıldayarak aynı soruyu tekrar eder. Başka bir örnek... Raziye altına yapmış olan Dedeme, "Pantolon getireyim mi?" derken kekeler. Repliklerini ezberlemiş bir oyuncunun doğal bir şekilde kekelemesi yetenek gerektirir. Müsaadenizle, biraz da kendimi öveceğim :) Son sahnede hakimin sorusunu geçiştirmeye çalışırken yavaş yavaş, aralıklarla göz yaşı döküyorum. Bir oyuncu için kendini ağlamaya hazırladıktan sonra göz yaşlarını zamana yaymak çok ama çok zordur. Yönetmenimizin de değerli katkılarıyla ben bunu başardım.

Filmimizin kayda değer özellikleri senaryo, sinematografi ve oyunculuk alanlarında. Ses dizaynı ve montaj gibi bahsetmemiş olduğum alanlarda tabi ki profesyonel bir kalite hakim ama filmin bu alanlardaki özellikleri değerlendirmemizi etkileyemeyecek kadar sıradan. Çok yüksek oyunculuk kalitesi, sinematografi ile yaratılan altmetin, senaryonun temaları, veciz anlatımı ve detayları Bir Ayrılık'ın kuvvetli yönleri. Öte yandan, Raziye Abla'nın araba çarptığını Babama söylememesi senaryoyu temelden sarsan affedilemez bir hata; Farhadi'nin sıkı yönetmenliğine rağmen orijinal bir fikre sahip olmaması da Bir Ayrılık'ın bir başyapıt olmasını engelliyor maalesef.

Bir Ayrılık modern İran sinemasının son derece başarılı bir örneği olduğu halde bence iki önemli politik ve ticari gelişme olmasa, yalnızca sanatsal bilek gücüyle Oscar'ı kapamazdı. Eğer İranlı yönetmen Jafar Panahi festival arifesinde hapse atılmamış olsaydı 2011 Berlin Film Festivali jürisinin sempatisini kazanıp Altın Ayı'yı alamazdı; Altın Ayı'yı alamasaydı filmin Amerikan dağıtım hakları Sony Classics'e satılamazdı; Sony Classics'e satılamasaydı da gerekli lobi ve reklam faaliyeti olmaksızın Akademi üyelerinin oyları toplanamazdı. Dolayısıyla, Asghar Farhadi değerli sanatçılarını hapse tıkan ülkesine büyük bir teşekkür borçlu!

Ailemin hikayesinin anlatıldığı filmi bu şekilde eleştirmek inanın çok zor ama dürüstlüğü ne kadar önemsediğimi biliyorsunuz...


17 Haziran 2012 Pazar

Ampul Sönerken...




Geçen hafta 10 yıllık AKP hükümetinin ana artılarından bahsetmiştik. Bu şapka çıkartılacak kazanımların bir yazıda toplanması Dedemin yazlık arkadaşı gibi, AKP karşıtı okurlarca hoş karşılanmadı zannedersem. O halde, durumu objektif hale getirmek için AKP’nin eksilerinden de bahsedelim ve analizimizi bir sonuca bağlayalım. Zor olacak ama hangi kefenin ağır bastığına, en azından bireysel bazda, karar verebileceğiz galiba.

Yargı Adaletsizliği... İşte bu AKP’nin kanayan yarası. Sakın “Hükümet ile yargı birbirinden bağımsız ama...” gibi naif yorumlarda bulunanlara kulak asmayın. Yargıyı oluşturan kanunları AKP kontrolündeki meclis çıkartıyor; eski AKP Dışişleri Bakanı Abdullah Gül onaylıyor. Eskiden çıkartılmış kanunları da gerekirse Kanun Hükmünde Kararname yöntemi ile jet hızıyla değiştirebiliyorlar. Hatta kimi zaman yasa değiştirmeye de gerek kalmıyor. Başbakan bir kükrüyor, Özel Yetkili Savcı Mit Müsteşarı’nı ifadeye çağıramaz oluyor! Son Anayasa değişikliği de yürütme ve yargının birbirinden ayrılabilmesini neredeyse imkansız kıldı. Yeni anayasaya göre, Cumhurbaşkanı’nın direkt olarak seçtiği 4 üye ve TBMM’nin seçtiği 3 üye ile toplam asil üye sayısı olan 17’nin 1/3’inden 1 fazlasının oylarını AKP manipüle edebiliyor. Böylece, 2/3 çoğunluk gerektiren en önemli Anayasa Mahkemesi kararları dilendiği zaman hükümetçe engellenebilecek.

Yargı adaletsizliği sorunu AKP’nin vakt-i zamanında tabanını mağdur ettiklerine inandığı askerlere, entellere ve politikacılara karşı bir cadı avına girişmesiyle tepe noktasına ulaştı. Tabi Orta Çağ Avrupa’sında yakılan cadıların bir kısmı toplum için gerçekten zararlı kişilerdi. Aynı durum muhtemelen Silivri’de yatanların da bir bölümü için geçerli ancak suçu ispatlanmadan, sanıklara yüzlerce gün tutuklu tutulma suretiyle ceza çektirilmesi resmen insan hakları ihlali. Zaten durum böyle olduğu için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de tutuklulukları 3 ila 4 yıl arasında değişen Tuncay Özkan, Levent Bektaş ve Levent Göktaş’ın başvurularını kabul etti. İşin başka bir ürkütücü tarafı da bu insan hakları ihlaline maruz kalan tutuklu sayısı. Adalet Bakanının Mart ayında açıkladığı verilere göre, ceza davalarında tutuklu yargılama oranı yalnızca %1,28 ancak bu tutuklamaların %96’sı son 3 yıl içerisinde yapılmış. Bu istatistik dalgalar halinde tutuklama yapmanın ne kadar İN olduğunu ifade ediyor. Balyoz, Ergenekon, KCK, Şike, AKP’li olmayan belediye baskınları...

Hükümet muhalifleri de Ergenekoncular” gibi adaletsizce yargılanıyorlar. En doğal demokratik haklarını kullanıp hükümeti protesto eden 3 öğrenciden 2’sinin polis tarafından tartaklandıktan sonra 8 yıl 5 ay 20 gün hapse mahkum edilmeleri canımı sıkıyor. Canımı daha da fazla sıkan şey öğrencilerin beraatını isteyen Savcı Kasım İlimoğlu’nun Adalet Bakanı’nın başkanlık ettiği Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından sürgün edilmiş olması ve yeni savcının çocukları örgüt üyesi olarak fişleyip haklarında 15 yıl hapis cezası istemesi. Gerçi bu savcı değiştirme numarasına Deniz Feneri e.V davasından aşinayız... Tabi protestocu öğrenciye bu denli kafayı takmış bir zihniyetin ana muhalefet liderine Silivri’yi toplama kampına benzettiği için fezleke hazırlatması da normal karşılanmalı! Ne gerek var böylesine adalet-yok-edici girişimlere? AKP kadar zeki ve organize bir partinin istibdat rejiminin uzun vadede daha fazla protestoya sebep olduğunu bilmesini beklerdim. Örneği Akdeniz’in karşı kıyısında...

İstibdat yaklaşımının hakim olduğu başka bir saha da muhafazakar olmayanların yaşam alanları. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu’nun 2011’de yayınladığı yönetmelikle içki satış ve kullanımına IV. Murat dönemini aratmayan kısıtlamalar getirtildi; kürtaj yasaklanmaya çalışılıyor; Başbakanımız dindar bir nesil” yetiştirteceğini vurguluyor. Bunların hiçbir tanesi devletin görevi değil! Devletin görevi vatandaşlarına birbirlerine zarar vermeden diledikleri gibi yaşama imkanını, mümkün olan en yüksek refah seviyesinde, adil bir şekilde sunmak. Bırakın isteyen camisine gitsin, isteyen meyhanesine.

Aynı şekilde, isteyen kürtajını şu anki yasal süre çerçevesinde yaptırsın; isteyen de bir ömrü bakire geçirsin. Kürtaj tartışmasının odak noktasında ceninin ne zaman bireye dönüştüğü yatıyor ve bu konuda hem bilimsel hem de dini açıdan sonuca bağlanmaktan çok uzak bir tartışma var. Böylesine bir belirsizlik halinde cinayet ile kürtaj arasında bağ kurmanın bir manası var mı, Allah aşkına? Bu tip kararların vicdani muhakemesini yapmak devlete düşmez. Şayet günah olduğuna inanılıyorsa, kürtajın günahı yaptıranın boynuna; devletinkine değil.

Tabi tüm bu münferit örnekler günün sonunda Başbakanımızın “dindar nesil” söylemini doğuruyor. Gençlere dindar bir neslin ferdi olma imkanını vermek pek ala, pek güzel ama bu yolu tercih etmeyenleri zorlamaya kimsenin hakkı yok. Hükümetimize sesleniyorum; sizleri dindar olmamak için baskı altında tutan geçmiş hükümetlerin size çektirdiklerini hatırlayın ve cumhuriyetçilerle süregelen bu kan davasını olgunluk gösterip siz bitirin. Benim kafamın yettiği kadarıyla, Müslümanlık da bunu gerektiriyor...

Hükümetimiz maalesef baskıyı seviyor. Medya da yeni nesiller gibi sık sık bir taraflara çekiştiriliyor. Muhalif medyanın güçlü sesleri bir bir susturuluyor. Kovulanlar: Emin Çölaşan, Mine Kırıkkanat, Can Dündar... Köşe yazarları devlet yetkililerinin açtıkları davalarla boğuşmaktan işlerini yapamıyorlar. Örneğin, Başbakan Erdoğan, Ahmet Altan’a bir köşe yazısından dolayı 30.000 TL’lik manevi tazminat davası açtı Mart ayında. Hürriyet’e rekor vergi cezaları kesildi. Ve daha niceleri...

Sağlam bir kaynaktan duyduğuma göre, NTV’nin sahibi Ferit Şahenk Bakan telefonlarından artık bıkmış. Arayan Bakan, Bizim hakkımızda böyle böyle söylemiş senin kanal; yakışmadı.” dediğinde Ferit Bey kibarca, “Efendim, o kanaldan sorumlu bir genel yayın yönetmenimiz var. Dilerseniz sizi onunla görüştüreyim.” diye cevap veriyormuş. Bunun üzerine Bakan sinirlenip, “O senin çalışanın değil mi? Söyle bir daha böyle şeyler yayınlamasın.” deme cüretini gösterebiliyormuş! Bu durumdan bunalan Ferit Bey de NTV’yi daha suya-sabuna-dokunmaz bir kanala dönüştürmeye karar vermiş. Görüşmeye gittiğim, çok iyi tanıdığınız bir gazeteci de bana şöyle dedi: “Vallahi Murat, vaktimin büyük bölümü ne yazacağıma değil de ne yazmayacağıma kafa patlatarak geçiyor.” Dünyada en fazla sayıda tutuklu gazeteci bulunan 5. ülke olduğumuz da hesaba katılırsa, memlekette basın özgürlüğünün yok olduğu su götürmez bir gerçek olarak karşımıza dikilecektir. Tabi basın özgürlüğünden yana olmayan bir zihniyet düşünce özgürlüğünden de yana olamaz. Nitekim Elif Şafak’ın Baba ve Piç’i gibi kitaplar yasaklanmaya çalışılıyor; Youtube zaman zaman engelleniyor. Sonumuz hayır ola...

Bir diğer büyük eksi terör sorununun çözülememesi. Aktifhaber sitesinin haberine göre, AKP’nin göreve geldiği 2002 yılında 7 sivil vatandaş ve 7 asker/polis şehit olmuşken, 2008 yılında 51 sivil ve 171 personel şehit oldu. Bu yürek burkan sorunun çözülememesinin 2 ana sebebi var: Kürtlere talep ettikleri hakların istenilen hızda verilmemesi ve TSK’nın beklenen performansı gösterememesi. Bir önceki yazımda Kürt vatandaşlarımızın haklarını göreceli olarak koruduğu için AKP hükümetini övmüştüm. Övgülerim hala geçerli. AKP’nin şimdiye kadar bu konuda atmış oldukları adımlar her ne kadar toplumsal olarak sevindirici olsa da askeri açıdan yeterli değil. PKK desteğinin azaldığının bariz bir şekilde gözlenebilmesi için 2002’den bu yana daha fazla hakkın, daha hızlı bir şekilde Türkiyeli Kürtlere teslim edilmesi gerekirdi. Şimdiye kadar atılabilecek olan adımların içine pek çok Kürt vatandaşımıza göre bölgesel yönetimlerin kuvvetlendirilmesi eklenebilirdi.

Terör sorununun çözülememesinin ikinci sebebi de TSK. Doğu’da bir merkez karakolunda Jandarma eri olarak yaptığım askerliğimden yola çıkarak, TSK’nın etkili bir mücadele sürdürebilmek için ne gerekli insan kaynağına, ne eğitime, ne yönetime, ne de ekipmana sahip olduğunu söyleyebilirim. Zaten eğer benim kısıtlı deneyimim gerçekleri yansıtmıyor olsaydı 1984’deki ilk saldırıdan bu yana örgütü ülke dışına atmış olurlardı. Şimdi TSK sivil iradenin kontrolüne girmiş olduğuna göre eksik olan tüm unsurlar tespit edilmeli ve ordumuz etkili bir mücadele için evrim geçirmeli; Uludere faciası gibi olayların (ister hükümete karşı yapılmış bir komplo olarak kabul edin, ister Genel Komutanlığın beceriksizliği olarak) en kısa zamanda önüne geçilmeli. Tabi bunlar uzun zaman alan, zor adımlar. Öte yandan, 10 senelik bir iktidar boyunca askerin performansının geliştirilememiş olmasını kabullenemiyorum. Bundan sonra gerekli politik ve askeri adımların tandem içerisinde atılacağını umuyorum.

Milli savunma gibi kaos girdabında kaybolmaya yüz tutmuş bir de eğitim sistemimiz var, ne yazık ki. Okul öncesi eğitime son değişikliklerle dahi zorunlu hale getirilmiyor. Yabancı dil öğrenimine çok geç (yeni sistemde ikinci 4 yıl) ve seyrek derslerle başlanıyor. İlköğretim sistemi birkaç yılda bir değiştiriliyor; sınav aralıkları ve içerikleri fıldır fıldır oynuyor; veliler çocuklarının karne alıp almayacaklarından dahi emin olamıyorlar. Bu durum okul ortamındaki akademik disiplini olumsuz etkiliyor; öğrencilerin öğrenme verimliliği azalıyor. Nitekim, uluslararası araştırmalar Türk öğrencisinin akademik yetkinliğinin artması gereken tempoda gelişemediğini ortaya koyuyor. Hacettepe Üniversitesi’nden Fatma Kübra Çelen ve arkadaşlarının çalışmasına göre, Türkiye’nin 2009 Uluslararası Öğrenci Başarılarını Değerlendirme Projesi (PISA) puanları 2003’e göre az da olsa” gelişme göstermiş. Bu kısıtlı gelişme sonucunda katılımcı ülkelerin ancak yaklaşık %30’unu geride bırakabilmişiz!

Üniversiteye giriş ezbere dayalı tek bir sınava bağımlı olmaktan kurtulamadı. Bu bağımlılık yüzünden öğrencilerin lise çağları heba oluyor. Lisede idealist bir şekilde, öğrenmek için öğrenmeye ve ilgi alanlarını keşfetmeye vakit harcamaları gerekirken öğrenciler dershanelere tomar tomar para akıtıp mekanik bir şekilde test çözüyorlar. Çözdükleri testlerin hizmet ettiği Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı (YGS) da objektif bir şekilde değerlendirilse bari! Vatandaşın en çok güvendiği devlet kurumlarından Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) kopya skandalının akabinde bildiğiniz gibi çöktü. Kurum yeniden yapılanmaya çalışırken liseliler test çözmeye son hız devam ediyorlar.

Üniversitelerde de durum pek parlak değil. Kastamonu’daki 1. Jandarme Er Eğitim Taburu’nda averaj üniversite mezunumuz hakkında iyi bir fikrim oldu. Dar görüşlü, tartışmayı bilmeyen, kendi alanında dahi uzmanlığı şüpheli, ukala bir genç adam... Tabi bu averajı aşağı çeken, yalnızca kısa dönem askerlik yapabilmek için açık öğretimden mezun olmuş bir grup olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. Her ne kadar Milli Eğitim Bakanlığımızın meslek lisesi mezunlarını arttırmak (2005-2011 arasında yaklaşık %50’lik artış) gibi doğru politikaları varsa da yanlışlarının ağır bastığı ortada. Türkiye bahsettiğim üniversite mezunu genç profiliyle pek ileri gidemez. Bir an evvel öğrencinin tablet bilgisayarıymış, sütüymüş, bunları bırakıp meselenin kalbine inseler iyi ederler.

İyi işleyen bir eğitim sistemi olmadığı zaman memlekette yeterli sayıda, üretken bilim adamı ve mühendis de yetişemiyor. Ne yazık ki Türkiye teknoloji üretemiyor. Her ne kadar 2002’de 73 olan yerli patent tescil rakamı 2011’de 847’ye yükselmiş olsa da ürettiğimiz ana ürünlerin yüksek teknoloji gerektiren parçalarını hala ithal ediyoruz. Pek gurur duyarak montaj hatlarından çıkardığımız otomobillerin motorları, müteahhitlikte gelişmekte olan dünyaya yol gösterme eğilimi içinde olan inşaat sektörümüzün kullandığı iş makinaları, artık neredeyse her vatandaşın erişim imkanının olduğu cep telefonlarının çalışmasına olanak tanıyan uydular ve hatta bu yazıyı okumak için kullandığınız cihazın işlemcisi Türkiye’de üretilemiyor. Kuvvetli bir teknolojik altyapı üzerine bina edilmemiş bu tip “başarılar” da kursağımızda kalıyor; cari açık olarak bize geri dönüyorlar.

Tabi ki bir ülkenin kullandığı tüm ürünleri üretmesi beklenemez. Bu zaten ekonomik olarak mantıklı da değildir ama üretmeyi tercih etmemek ile ekonomik (uluslararası üreticiler ile rekabet edebilecek maliyetlerde) bir şekilde üretememek arasında büyük fark var. Saydığım üst teknoloji ürünlerini maalesef ekonomik bir şekilde üretme kabiliyetine sahip değiliz. Başbakanımızın favori projesi olan Türk otomobilini de üretme kabiliyetine sahip değiliz. Eğer gerçekten niyetlilerse, devlet yıllarca vergi verenin cebinden bu yerli otomobil markasını finanse eder; yeni bir parti iktidara geldiği zaman da yerli otomobil markası yok olur gider. Atılması gereken doğru adım, Çin’de yapılmış olduğu gibi, otomobil üretimini hatim etmiş bir yabancı şirketin Türkiye’de motor üretmesini sağlamak, üretim esnasında da Türk mühendislere, tıpkı Çinli mühendislere yapılmış olduğu gibi, yeterli sorumluluk verileceğinden emin olmak.

Yabancı şirketleri ikna edebilmek için ülkenin teknoloji üretebilme potansiyelinin yüksek olması lazım. Eğitim sisteminin kapasiteli bilim adamı ve mühendis yetiştiriyor olması, araştırma-geliştirmeye (ar-ge) yeterli ölçüde kaynak ayrılıyor olması lazım. İşte hükümetin en büyük eksiği burada. 2009 yılında GSYH’da ar-ge harcamalarının payı %0.85’ti! (aynı oran İsrail’de %4.27) Birçok uluslararası yatırımı kapmak için yarıştığımız Güney Afrika’nın dahi arkasındayız. Neticede, teknolojik olarak Avrupa’yı yarım asır geriden takip eden bir Türkiye ile baş başa kaldık. Oysa Çin, dünyanın en ekonomik elektrikli otomobilini üretme yarışında gelişmiş dünyaya kafa tutuyor. Maalesef, Türkiye’nin kendine özgü, niş bir teknolojik üretime geçebilmesi için onlarca fırın ekmek yemesi lazım...

İlaveten, bir de bahsettiğim tüm alanları ve daha fazlasını etkileyen, genel bir özelliği var AKP iktidarının: otoriterlik. Başbakanımız sürekli sinirli. Ne zaman televizyonu açsam bağırıyor, çağırıyor. Çok nadiren gülümsüyor. Gülümseme de genelde muhalefet partilerini küçümsemek için kullanılıyor. Bir parça sert çıkmak iyidir; çalışanları yola getirir ama bu kadar fazla korku salmak operasyonel işlevselliği azaltır. Bakanlar Kurulu üyelerinin dahi tüm samimiyetleriyle kafalarındakini Beyefendi ile paylaşabildiklerini zannetmiyorum. Özellikle verilmesi gereken kötü bir haber olduğunda bu bilgiyi mümkün olduğunca makyajlayıp Başbakana öyle sunduklarına veya hiç sunmadıklarına inanıyorum. Böyle olunca da üzeri örtülen sorunlar git gide büyüyebiliyor. Tabi durumun milletvekilleri, bürokratlar, teknokratlar için de benzer olduğunu düşünüyorum.

Operasyonel işlevselliği azaltmak dışında bir de toplumun tansiyonunu tepe noktasına çıkartıyor otoriterlik. Televizyonda Başbakan Kemal Kılıçdaroğlu’na bir hışımla yüklendiğinde kahvede de AKP’li CHP’liye yükleniyor; Başbakan sert bir dille kürtajın cinayet olduğunu söylediğinde muhafazakar kadın ile liberal kadın karşı karşıya geliyor; dindar bir nesil yetiştireceğini dikte ettiğinde mazbut sünniler ile olmayan herkes kutuplaşıyor. Velhasıl kelam, AKP iktidarının otoriterliği hem devletin çalışma verimini azaltıyor, hem de Türk toplumunda huzur bırakmıyor.

İşte böyle... AKP’nin pek çok eksisi, pek çok da artısı var. Ama hangisi ağır basıyor? Bir tarafta artılar: ekonomi yönetimi becerisi, ezber bozan dış politika, kapsamlı sosyal güvenlik, devlet-üstü statüsü yitirtilen TSK, mağdur muhafazakarların, Kürtlerin ve kadınların haklarının korunması, karizma, istikrar. Diğer tarafta eksiler: adaletsiz yargı, muhafazakar olmayanların mağdur edilmesi, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, çözülemeyen terör sorunu, karmakarışık bir eğitim sistemi, çağı yakalayamayan teknoloji, otoriterlik.

Mutlak anlamda bir karşılaştırma yapmaya çalıştım; beceremedim. Önce her eksiye ve artıya önem derecesine göre bir puan vereyim dedim; baktım kullanılan puana aralığına göre sonuçlar değişebiliyor. Sonra ikili maçlar yaptırayım dedim. Mesela ekonomi teknolojiye karşı; dış politika yargıya karşı... Kazanan tarafın kim olduğuna göre eksi veya artı kolonuna bir çentik atacak, toplam çentik sayısına göre de eksilerin mi artıların mı ağır bastığını görebilecektim. Bu da aptalca, çünkü bazı artılar ve bazı eksiler elmaya armut kalıyor; maç sonucu belirlenemiyor. Dolayısıyla değerlendirmeyi mutlak olarak değil de bireysel yapmaya karar verdim.

Bencil olmak gerekirse, ekonomi yönetimindeki beceriyi gündelik hayatımda hissedemiyorum, çünkü tüm asker arkadaşlarım işsiz. Yenilikçi dış politika göğsümü kabartmaktan öteye gidemiyor. Çok şükür, sosyal güvenliğe muhtaç değilim. TSK’nın devlet-üstü statüsünü yitirmesi gündelik hayatımı etkilemiyor. Muhafazakar, Kürt veya Kadın değilim ki hakkım korunsun. Hükümetin karizma ve istikrarı da hayatıma bire bir nüfuz etmiyor. Bilim adamı, mühendis veya girişimci değilim ki teknolojik gerilikten mağdur olayım. Gümrükler açık olduğu sürece ihtiyacım olan bütün ürünler elime geçiyor nasıl olsa. Terör bölgesinde yaşamıyorum. Öğrenciliğim biteli de 4 yıl oldu. Benim bile kulağıma iğrençlik seviyesinde bencilce geliyor ama şimdiye kadar saydıklarım bireysel olarak beni ilgilendirmiyor.

Öte yandan, adaletsiz yargı ve düşünce özgürlüğünün kısıtlanması yazarlık/gazetecilik yapmayı düşündüğüm için beni çok ama çok endişelendiriyor. Muhafazakar olmayanların mağdur edilmesi beni rahatsız ediyor, çünkü ben muhafazakarlara büyük saygı duyan bir liberalim. Eminim bunu şimdiye kadar fark etmişsinizdir. Ayrıca, çoğu zaman televizyonu açtığımda Başbakan’ın otoriter tonu ile beni ve benim gibileri azarladığını hissetmek moralimi bozuyor. Uzun lafın kısası, beni bireysel olarak AKP’nin hiçbir artısı etkilemiyor ve eksilerin bir kısmı etkiliyor. Yani, bireysel olarak omuzlarıma eksiler artılardan çok daha ağır geliyor. AKP’nin ilk döneminde paranoyakça yorumlarda bulunan Dedemin yazlık arkadaşı, “Haklı çıktı.” demeyeceğim ama muhafazakar ve liberallerin yan yana, huzur içinde yaşayabilmelerinin kolaylığı hakkındaki naifliğimi kabul ediyorum.

Artı-eksi yarışının mutlak anlamda, ülke genelinde benim bireysel kanaatimden çok farklı olabileceğini biliyorum. Pekiyi, mutlak anlamda hangisinin ağır bastığını nasıl öğreneceğiz? Aslında gayet basit ama grup çalışması gerektiriyor. Benim bencilce, kendi kendime yaptığım artı-eksi analizini kendinize uygulayıp hangi kefenin ağır bastığını aşağıdaki basit ankette belirtirseniz cevaba bir adım daha yaklaşmış oluruz. Herhalde demokraside oy verenler için mutlak yargılara yer yok. Tezat bu ya, mutlak sonuca ulaşmak bir anlık bencillik gerektiriyor...


Adnan Hoca'dan Dindar Nesil Karikatürü: http://www.youtube.com/watch?v=7zS_IF2PqTk


Boşluksuz 6000 vuruşu çoktan aştık... Bu kadar geniş bir konuyu daha fazla daraltamadım; kusura bakmayın. Haftaya 6000 sınırı içinde, daha hafif bir yazı yazacağım. Söz...

9 Haziran 2012 Cumartesi

Ampul Yanarken...



2005 yazıydı. Yani Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu 1. AKP dönemi... Amerika’daki ilk öğrencilik yılımı yorgunluk ve stresten bitap bir vaziyette tamamlayıp vatana dönmüştüm. Döner dönmez de soluğu Anneannemlerin yazlığında almıştım. Yoğun bir staj dönemi öncesinde dinlenmek için daha mükemmel bir fırsat olamazdı. Bir öğlen, bahçede Anneannemin çok özlediğim imambayıldısını yerken Dedemin bir arkadaşı AKP hükümetini sert bir dille eleştiriyordu. Somut herhangi bir delile dayandırmaksızın, bu hükümetin muhafazakar olmayan kesime yaşama hakkı tanımayacağına inandırmıştı kendini. AKP’nin bu ülkeyi adım adım şeriata götüreceğini söylüyordu! Ben de bu adaletsiz tutumu paranoyaklık olarak algılayıp hükümeti savunmaya geçtim: Yıllarca muhafazakar kesimin hakları ihlal edildi. AKP temsil ettiği kesimin haklarını teslim alıyor yalnızca. Muhafazakar ve liberallerin yan yana yaşayamamaları için bir sebep göremiyorum.” O günden bugüne yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz 3 AKP hükümeti düşüncelerimin önemli ölçüde değişmesine sebep oldu...

Gelmiş geçmiş her hükümette olduğu gibi, AKP iktidarının da pek çok artısı, pek çok eksisi var. Gelin; artılarını terazinin bir kefesine eksilerine de diğerine yerleştirelim. Bakalım, hangisinin ağır bastığına karar verebilecek miyiz? Bu analize yalnızca en önemli bulduğum politika ve reformları dahil edeceğim. Ayrıca, altyapı projeleri genelde yerel yönetimler ve merkezi yönetimin iç içe geçtiği bir başlık olduğu için analizimizin dışında tutulacak. Sonuçta, bizi yalnızca merkezi yönetimin yaptıkları ilgilendiriyor; kimisi AKP’li olmayan belediyelerin projeleri değil.

Artılardan başlayalım mı? Çok net... AKP hükümeti Türkiye’nin ekonomisini başarıyla yönetiyor. Dünyanın Büyük Buhran’dan sonra karşılaştığı en büyük küresel ekonomik krizin neticesinde, 2009 yılında gayri safi yurtiçi hasılamız (GSYH) yaklaşık %5 oranında küçüldü. Doğru ekonomi yönetimi sayesinde, yalnızca bir sene sonra ülke ekonomimiz yaklaşık %9 oranında büyüdü. Ekonomimizin büyüme eğiliminde bir ivme kaybı yaşanıyor olsa da hala içinde bulunduğumuz küresel kriz ortamında büyüme devam ediyor. Nitekim, AKP görevi devir aldığından geçtiğimiz yılın sonuna kadar, GSYH’mız reel olarak yaklaşık %58 büyüdü. 2002’de, satın alma gücü paritesine, göre $9.000 civarında olan kişi başına düşen milli gelir 2011’de $16.000 seviyesine yükseldi. 3 AKP hükümeti süresince, işsizlik ve enflasyon yaklaşık %10 seviyesinde muhafaza edildi. Gelir dağılımındaki dengesizlik bir parça olsun giderildi. 2006 yılında, kullanılabilir gelire göre 0,40 olan Gini katsayısı 2010’da 0.38 seviyesine indi. 

Çevremde sık sık şöyle bir mırıldanma işitiyorum: “Bunlar 2001 krizi sonrasında Kemal Derviş’in öncülük etmiş olduğu reformların meyvesini yiyorlar!” Tabi ki 2001 krizinin çok önemli bir tecrübe olduğu ve sonrasında atılan adımların ülke ekonomimizi güçlendirdiği kesin ancak kurulmuş olan sistemi geliştirerek devam ettirmek de büyük meziyet. Ayrıca hiçbir ağaç, ister elma ağacı olsun ister erik, 10 yıl boyunca, istikrarlı bir şekilde bu kadar bol meyve veremez! Gelelim madalyonun öteki yüzüne... Ekonomi yönetiminin aksayan bacağı herkesin bildiği gibi cari açık. 2003-2007 arasında GSYH’nın yaklaşık ortalama %5’i seviyesinde seyir eden cari açık, İngiliz the Economist dergisinin tahminine göre 2012 sonunda %9’a yerleşecek. Bakanlar Kurulu durumun sürdürülemez olduğunun farkında. Yeni Teşvik Yasası’ndan da anlaşılabileceği gibi, ara malları ve makina ithalatını azaltarak cari açığımızı kapatmak için hükümet elinden geleni yapıyor.

AKP ekonomi yönetiminde olduğu gibi dış politikada da oldukça maharetli. İktidara geldiklerinde, Avrupa Birliği’nin (AB) kapısında 1959’da Adnan Menderes ilk üyelik başvurusunu yaptığından beri bekleşen bir Türkiye vardı. Halk bu AB üyeliği meselesine o kadar şartlanmıştı ki dış politikada izlenebilecek Avrupa dışında hiçbir yol olmadığı, olamayacağı varsayılıyordu. Bu varsayımın çok net farkında olan Recep Tayyip Erdoğan da Türkiye ile resmi müzakere sürecinin başlatılması kararının verildiği 17 Aralık 2004 günü hatipliğini her zamanki gibi konuşturmuş, halkı galeyana getirmişti. O konuşması esnasında, AB üyelik sürecinden iktidarına büyük paye çıkartan Erdoğan’ın bir taraftan da Avrupa Birliği’ne tamamen zıt bir dış politika hazırlığı içinde olduğunu kimse hayal dahi edemezdi herhalde.

Kurnazca bir manevra ile, AKP hükümeti neo-Osmanlıcılık akımını başlattı. AKP döneminde Türkiye gayri-resmi Ortadoğu birliğinin liderliğine soyundu. Kuzey Irak ile politik ve ticari bağlar kuvvetlendirildi. Hatta geçtiğimiz ay Kuzey Irak petrollerinin Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’na bağlanarak dünyaya ihraç edilmesi yönünde bir antlaşma imzalandı. Libya’da aktif rol oynandı. Devrimden sonra ülkeyi ziyaret eden Başbakanımız binlerce Libyalı’nın sevgi gösterisi ile karşılaştı. Erdoğan’ın ziyareti esnasında, Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcelil Türk politik modelinin Libya’nın arzulayabileceği tek model olduğunu vurguladı. İlaveten, Esad diktasının karşısında, Suriye halkının yanında dimdik duruyor Türkiye. Bugüne kadar 24.000 Suriyeli mülteci Hatay’daki çadır kente yerleştirildi. Dahası, Türk uçaklarının modernizasyonunu yapan, sınır ötesi operasyonlarımızın çoğunda kullanılmak üzere bize insansız hava aracı kiralayan İsrail ile Van-Minit polemiğini yaşamayı seçti Başbakanımız. Ardından da Mavi Marmara baskını sonucunda İsrail ile ipler kopma noktasına geldi. Tüm bu gelişmeler AKP’nin Müslüman kimliği ile birleşince, Türkiye Arap Dünyası’ndan müthiş puan topladı.

Puanlar Ortadoğu ile sınırlı kalmadı. Somali gibi ülkelere yapılan devlet yardımları ve Gülen Cemaati’nin dünyanın dört bir yanında etkili bir Goethe Institut, bir British Council veya bir Cervantes (yaygın, Batılı kültür kuruluşlarına örnekler) gibi çalışması sonucunda, Türkiye gelişmekte olan dünyanın gıpta ettiği bir ülkeye dönüştü. Tabi tüm bu diplomatik girişimler devam ederken AB de unutulmadı. Tam üyelik için gerekli koşullar yavaş bir tempoda yerine getiriliyor. Yerine getiriliyor ama üye olabilmek için değil; hem Batı dünyasına hem de ülke içindeki liberal kesime kalp krizi geçirtmemek için. AKP hükümeti Avrupa’nın hiçbir zaman Türkleri kabullenemeyeceğinin farkında. Ayrıca, hem ekonomik hem de politik açıdan paramparça olmuş bir Avrupa’nın parçası olmayı şimdilik düşünmüyor Türkiye...

2. Erdoğanlı döneminde sosyal güvenlik alanında büyük yeniliklere imza attı AKP. Mayıs 2008’de meclisten geçirilen Sosyal Güvenlik Reform Paketi ile Genel Sağlık Sigortası’na geçtik. Yeni sisteme göre yalnızca 30 gün prim ödeyen herkes sağlık sigortalı olabiliyor. Acil durumlarda sözleşmesiz kurumlardaki müdahaleleri Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) karşılıyor. Asgari ücretin 1/3’inden az kazananların primleri devletçe karşılanıyor. 18 yaşından küçükler prim ödenmeksizin sosyal güvenlik kapsamına giriyorlar. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, Faruk Çelik’e göre Avrupa’da şu an Türkiye’de olduğu kadar sosyal demokratlık yok! Hakikaten de hükümet bu sosyal demokrasi işini o kadar abarttı ki (!) sosyal güvenlik kapsamındaki vatandaş pahasına bazı doktorlar feda edildi. Hem bir tıp fakültesinde görevli hem de muayenehanesi olan doktorlara bir tanesini seçip diğerinden istifa etmeleri Ağustos 2011 tarihli Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile şart koşuldu. Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Üyesi Dr. Osman Öztürk’e göre bu gruba giren doktorların %90’ı muayenehanelerini kapattı. Eğer bu yüzde doğru ise üniversite hastanesinde çalışan doktorların sayısı %10 azalmış demektir. Öte yandan, bu doktorların geriye kalan bölümü yarım gün yerine tam gün üniversite hastanesinde çalışacakları için, hasta başına daha fazla doktor saati düşüyor olmalı. AKP’nin bakış açısıyla, doktorlar nüfusun yüksek gelirli, küçük bir grubu. Halkın iyiliği için elit bir grubu feda etmek hükümete göre sosyal demokratlığın en tabi gereği.

Gelelim askere... 60 darbesinden beri, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) devlet-üstü bir yapı halini almıştı. Varsayalım ki soğuk savaş döneminde sokaklarda kan dökülmesini önlemek için TSK yönetime el koydu... Pekiyi, 28 Şubat post-modern darbesi nereden çıkıyor? 88 yıllık bir cumhuriyette bu durum artık kabul edilemezdi. Hiçbir kurumun halka nasıl yaşaması gerektiğini, kime oy verebileceğini dikte etmeye hakkı olamazdı. AKP hükümeti Türkiye’nin temel bir gereksinimini yerine getirdi; orduyu devlet hiyerarşisinde hükümetin altına yerleştirdi. Şimdi 80 darbecilerinden hesap soruluyor; 28 Şubatçılar yargılanıyor; Balyozcular hapis yatıyor. Tabi alta yerleştirmekle ayaklar altında çiğnemek arasında büyük fark var. AKP bu kalın çizgiyi yok etmiş vaziyette. Eski mağdurların yeni mağdur yarattığı bu ironik durumu yargı adaletsizliği başlığı altında, bir sonraki yazımda ele alacağım. Şimdilik, TSK’nın her gelişmiş ülkede olduğu gibi hükümet kontrolüne girmiş olmasının demokrasimizin selameti için en doğrusu olduğunu söylemekle yetinelim...

80 darbesine uzanan süreçte dindar kesimi desteklemek devlet politikasıydı, çünkü bu kalabalık grubun dinsiz solcuları dengeleyeceğine inanılıyordu. Darbeden sonra iktidar sivilleşmeye başladığında evdeki hesabın çarşıya uymadığı fark edildi. Önüne geçilemeyen bir hızla hem popülerleşip hem de radikalleşen Refah Partisi 28 Şubat darbesiyle kapatıldı. Necmettin Erbakan Yüce Divan’da yargılandı ve ömür boyu ev hapsine mahkum edildi. Görevi post-modern darbeden 2 sene sonra devir alan Bülent Ecevit yönetimindeki Demokratik Sol Parti (DSP) dindar kesimin karşısında katı bir tutum sergiledi. Bülent Bey, Merve Kavakçı’yı başörtüsü taktığı için sert sözlerle meclisten kovdu. Zaten 1982 Yüksek Öğrenim Kurumu Kılık Kıyafet Yönetmeliği’nden beri başörtülü kızlarımız üniversitelerce dışlanıyor, 28 Şubat sürecinden beri de imam hatipliler üniversiteye girişte haksız rekabete maruz kalıyor ve kamu kurumlarında dindar memurlar adeta bir cadı avıyla meslekten ihraç ediliyorlardı.

AKP bu durumu 180 derece tersine çevirdi. Başörtülü öğrencilere çoğu üniversite yönetmeliğe aykırı olduğu halde ses çıkartmıyor; artık imam hatipliler üniversiteye girişte katsayı engeliyle karşılaşmıyor, ve devlet kurumlarında çalışanların büyük bir kısmı muhafazakarlardan oluşuyor. Gönül isterdi ki AKP durumu tamamen tersine çevireceğini bir dengeleme girişiminde bulunsun; muhafazakar ve liberallere eşit fırsatlar tanısın. Ne yazık ki ütopik dileğim yerine gelmedi ve AKP kendi tasvip ettiği gibi yaşamak istemeyenlerin haklarını kısıtlamaya başladı. Bu üzücü konuya da bir sonraki yazımda detaylı bir şekilde değineceğim. Velhasıl kelam, dindar kesimin haklarının korunması sonucunda mağdur durumdaki bir halk grubunun kurtarılması demokrasimiz için büyük bir artı.

Muhafazakar vatandaşlarımızın hakları korunduğu gibi Kürt vatandaşlarımızın da hakları göreceli olarak korunuyor. Artık Kürtçe kursları serbestçe açılabiliyor; TRT6 Kürtçe yayın yapıyor; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da rekor düzeyde kamu yatırımı gerçekleştiriliyor. Güneydoğu Anadolu Projesi için, 1990-2007 arasında kamu yatırım kaynaklarından yılda ortalama %7’lik pay ayrılırken, 2009’da bu oran, Kalkınma Bakanlığı’nın verilerine göre, %14,4’e yükselmiş. Tabi daha Kürt parti ve yayınevlerini kapattırma teşebbüsünden vazgeçilmesi; Kürtçe’nin ikinci bir resmi dil olarak kabul edilmesi, ve bölgesel yönetimlerin kuvvetlendirilmesi gibi bazı Kürtlerce beklenen pek çok adım var. Öte yandan, unutmamalıyız ki Başbakan’ı Diyarbakır’da karşılamak için geçtiğimiz hafta Kürtçe pankart açılması ve buna Başbakan’ın memnuniyetle karşılık vermesi AKP öncesi dönemde hayal dahi edilemeyecek bir olaydı. Kürt vatandaşlarımızın genişletilmiş hakları yalnızca büyük bir halk kesiminin istedikleri gibi yaşamalarına olanak tanımakla kalmayacak; aynı zamanda da terör sorununun uzun vadede çözülmesini sağlayacak.

Her ne kadar kürtaj tartışmaları şimdi bahsedeceğim konuya büyük darbe vurmuş olsa da, AKP kadın-erkek eşitliğine göreve geldiği günden beri değer verdi. Aile içi şiddetin üzerine gidildi; şiddet kullanan kocalara karşı uygulanan cezalar sertleştirildi. 1. AKP hükümeti döneminde 5393 numaralı belediye kanunu meclisten geçirildi. Bu kanunla nüfusu 50.000’in üzerimdeki belediyelere sığınma evi açma zorunluluğu getirildi. 2004’te kabul edilen ceza kanunuyla, kadına yönelik cinsel şiddet içeren suçlar Genel Ahlak ve Aile Düzenine Karşı İşlenen Suçlar kapsamından çıkartılıp Kişilik Hak ve Özgürlüklerine Karşı İşlenen Suçlar kapsamına sokuldu. Ayrıca, cinsel şiddet içeren suçların kapsamı genişletildi. Töre cinayetleri Nitelikli İnsan Öldürme olarak kabul edildi. Aile içi şiddet işkence kapsamında cezalandırılmaya başlandı. Bu değişikliklerin pratiğe aktarılmasından çeşitli aksaklıklar olduğunu Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Fatma Şahin kabul ediyor. 28239 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun geçtiğimiz Mart ayında pratiğe aktarılma sorununu aşabilmek amacıyla meclisten geçirildi. Temmuz 2006’da Recep Tayyip Erdoğan kadınlara yönelik her türlü şiddet eyleminin kökünü kurutmayı amaçlayan bir Başbakanlık Genelgesi yayınladı. Genelgede kadınlarımızın korunması bir devlet politikası” olarak tanımlandı. AKP göreve geldiği günden bu yana, meclisteki kadın milletvekili oranı %4.4’ten %14.4’e yükseldi.

Madalyonun öteki yüzünü çevirecek olursak, eğitim sisteminde taze yapılan değişiklikle 8. eğitim senesinden sonraki 4 seneye evden devam edilebilmesi tabi ki kız çocukları için olumlu sonuçlar doğurmayacak. Öte yandan, evlilik yaş kriteri 18 yaşından gün almak olarak kaldığı sürece, lisede evliliğe izin verilmesinin çok büyük bir probleme yol açacağını düşünmüyorum. Benim zannettiğimden daha büyük bir problem olsa dahi hükümetin kadın haklarını korumak için yapmış olduğu tüm girişimlerin yanında bu eksinin çok da abartılmaması gerektiği inancındayım. Dev bir eksi olan kürtaj meselesini ise muhafazakar yaşam biçiminin dayatılması başlığı altında bir sonraki yazımda ele alacağım. Kürtajı bugünlük konunun dışına çıkartırsak, AKP’nin genel olarak, 3 dönem boyunca, kadınların dimdik arkasında durmuş olduğunu söyleyebiliriz.

AKP’nin ekonomi yönetimi, dış politika, sosyal güvenlik, TSK ve mağdur kesimlerin haklarının korunması alanlarında ülkemize sağlamış olduğu net katkıları örneklerle açıklamaya çalıştım. Alanlara özel politikalarına ek olarak, bir de bu alanların tümünü ve daha fazlasını olumlu yönde etkileyen 2 genel özelliği var AKP hükümetinin: karizma ve istikrar. Başbakanımızın usta hatipliği, dayı tavırları ve uzun boyu devletimizi karizmatik kılıyor. Bunun neticesinde, ülke dışında Türkiye’nin nüfuzu artıyor; ülke içinde de hükümetin iş bitirici olması sağlanıyor. Devlet gerçek bir liderin yönetimi altında belki de çok partili dönemin en yüksek verim seviyesi ile çalışıyor. Buradaki verim kelimesi sakın yanlış anlaşılmasın. AKP’nin tüm politikalarının mükemmel olduğunu falan iddia etmiyorum. Yalnızca devleti bir holding şirketi olarak değerlendirip sıkı liderliğin operasyonel verimlilik getirdiğini söylüyorum.

Artan verimlilik, yani iş bitiricilik, AKP’nin yeniden seçilmesine büyük katkıda bulunuyor; yeniden seçilmek de beraberinde istikrar getiriyor. İstikrar yalnızca Batılı ülkelerin ve finans piyasalarının hoşuna gitmekle kalmıyor. Aynı zamanda da devletin sürekli artan bir deneyimle yönetilmesini sağlıyor. Deneyimi artan bir şirket yöneticisinden bekleneceği gibi, bakanlar daha iyi bakanlık, milletvekilleri de daha iyi milletvekilliği yapıyorlar. Devlet kurumlarının üst düzey bürokratları daha seyrek olarak değişiyor. Neticede de devletin halkına hizmet sunma kabiliyeti artıyor. Tabi karizma ve istikrar bir tek hizmet sunma kabiliyetini arttırmıyor; beraberinde kontrol kabiliyetini de getiriyor. Kontrol tutkusu, abartıldığında, diktatörlüğe kadar uzanabilecek tehlikeli bir yol açıyor... Dua edelim de bu tutku AKP’den uzak olsun. Dedemin yazlıktan arkadaşı dualarıma katılacaktır şüphesiz.

Boşluksuz 6000 vuruşu çoktan aştık... Kontrol tutkusu meselesine hükümetin eksileri üzerinde duracağım bir sonraki yazımda derinlemesine gireceğim.

Sevilenler