27 Mayıs 2012 Pazar

Okyanus Üstünde Çeyrek Cumhuriyet



Amerika’daki üniversite yıllarımın ilk yarısı çok sıkıntılı geçti. Sıkıntımın ana sebebi İstanbul’daki lise yatakhanemin samimi ortamını üniversitemde yakalayamamış, lisedeki kardeşlik bağlarını üniversite sınıf arkadaşlarımla kuramamış olmamdı. Bizim gibi çalçene dertlerini paylaşmıyor, arkadaşının iç dünyasını merak etmiyor, karşısındakine kolay kolay güvenmiyorlardı. Bu yüzden de, bırakın kardeşliği, arkadaşlıktan dostluğa terfi etmek bile neredeyse imkansızdı. “Herhalde bunların gerçek dost edinme gibi bir gereksinimleri yok!” diye düşündüm ilk başlarda. Ama bu insanlık dışı bir tutum değil miydi? Sonradan fark ettim ki böyle bir temel gereksinimleri tabi ki var; yalnızca dost edinme yöntemleri farklı. Bana içlerini dökmelerini sağlayabilmem için onlarla beraber, kendilerini güvende hissedecekleri kurumsal bir sosyal yapının parçası olmam gerekiyordu. Bu kurumsal yapı bir spor takımı, ciddi bir ders dışı etkinlik kulübü veya bir kardeşlik derneği (fraternity) olabilirdi. Benzer sosyal gruplar vesilesiyle Amerikalı’nın kabuğunu kırmayı sonunda başardım! En az 15 tane gerçek, Amerikalı dostum oldu. Bunlardan Colleen (Koliyn) geçtiğimiz hafta evlendi. Sağ olsun, bana aylar öncesinden davetiye göndermiş, benim için seyahat organizasyonunu yapmıştı. Ben de onu kıramayarak, mahalle kuyumcumdan çeyrek cumhuriyet altınımı alıp New York’a doğru yola koyuldum.

Colleen’in düğün etkinlikleri New York’un batı sahilindeki bir barda Perşembe akşamüstü verilen kokteylle başladı. Damat Jonny üniversitede Colleen ve benim bir üst dönemimizden, Los Angeles’lı, yakışıklıca bir çocuktu. Gelin ve Damat ailelerinin arasındaki bariz fark gözden kaçmıyordu. Colleen’in ailesi Amerika’nın Doğu Sahili’nin, Jonny’nin ailesi ise Batı Sahili’nin tipik özelliklerini taşıyordu. Gelin tarafı ne kadar sakin, kibar ve mazbutsa, damat tarafı da o kadar hareketli, rahat ve dine mesafeliydi. Bu derin farka rağmen hem evlenen çift arasında hem de aileler arasında müthiş bir uyum vardı. Allah nazardan saklasın...

Nikah Cumartesi günü 17:00’da, New York’un dışında, Rye (Ray) adında varlıklı bir kasabada gerçekleşti. Colleen’in lise yıllarını geçirdiği Katolik okulunun kilisesinde yerime oturdum. Yaklaşık 200 davetli bir Katolik kilisesine göre son derece sade olan mekanı doldurmuştu. Mihrabın sağ alt köşesinde konuşlanmış olan telli dörtlüsü füg icra etmeye başladı. İlk olarak annesiyle beraber damat salona girdi. Onu sağdıçlar ve nedimeler takip etti. Anne ve babasıyla beraber gelin giriş yapmadan onu vaftiz etmiş olan rahip tüm misafirlerin ayağa kalkmasını rica etti. Sade ve şık bir gelinliğin içinde Colleen mihrabın hemen önündeki sıraya oturdu. Sırasıyla, gelin ve damat tarafının en yaşlıları, baş nedime ve baş sağdıç İncil’den ayetler okudular. İhtiyar rahip pek de etkileyici olmayan bir vaaz verdikten sonra gelin ve damadı evlilik yemini etmek için mihraba çağırdı. Damat gelinin, gelin de damadın yüzüğünü taktı. Rahip damadın gelini öpmesine izin verdi ve yer yerinden oynadı. Herkes bir yandan alkış tutup bir yandan sevinç göz yaşları dökerken rahip ince bir kesenin içine cam bir bardak koyup keseyi yere fırlattı. Bardak kırıldığında sağdıçlar hep bir ağızdan İbranice sözler haykırdılar. Meğerse bu, bir açıklamaya göre, düğünün içip eğlenmekten ibaret olmadığını sembolize eden bir Musevi geleneğiymiş. Böylece bizim damadın Musevi olduğunu anlamış oldum. Çiçeği burnunda çift alkışlar ve çığlıklar arasında kiliseyi terk ettiler. Onları klasik müzik eşliğinde aileler, nedimeler, sağdıçlar ve sıra sıra misafirler takip etti. Ne yalan söyleyeyim, Colleen için çok mutlu olmuştum ama mekanın sadeliğinden ve rahibin karizma eksikliğinden dolayı tüylerim diken diken olmamıştı. Üstüne üstlük, geline altınımı takmak için bir fırsat yakalayamamıştım.

Misafirleri otobüslerle yakındaki bir golf kulübüne taşıdılar. Yaşlı bir ormanın ortasında, uçsuz bucaksız, yeşil bir açıklığa kurulmuştu kulüp. Bina sömürge dönemi Kenya malikanelerini andırıyordu. Koyu bir taşla çevrili giriş katı, tuğlayla örülmüş üst katlar, düz bir çatı ve İyonik kolonlar... Avluda şampanya ikram edildikten sonra yemek için içeriye geçildi. Salon ufak, samimi ve şıktı. Beyaz örtülü, yuvarlak masaların etrafında koyu kahverengi sandalyeler diziliydi. Masalarla çevrili olan parke dans pistinin üzerinde 2 büyük kristal avize asılıydı. Pencereler ve dans pisti arasına da orkestra sıkıştırılmıştı. 4 vokalistli, insanın gerçekten kulağının pasını alan bir caz grubu sahnedeydi. Daha misafirler masalarındaki yerlerini almadan ilk dans için orkestra sanatını icra etmeye başladı. Dans biter bitmez mezeler ve salata servis edildi. Sonra, orkestra foxtrot çalmaya başladı. Bir kez daha herkes kendini dans pistine attı. Bizim düğünlerimizde önce blok halinde yemek yenir; sonra da blok halinde dans edilir. Bu yüzden, Amerikan düğünündeki düzene ayak uydurmakta ilk başta zorlandım ama sonradan hoşuma gitti. Belki kendi düğünümde de bir parça yemek bir parça dans sistemini uygularım. Tabi hanım izin verirse...

Bizim gelin masaları çok güzel organize etmişti. Masa19’da üniversiteden 8 Amerikalı dostumla beraberdim. Bunlar benim için kıymetli insanlardı. Örneğin, doktor arkadaşım Alex ben Kenya’dan kaçtıktan sonra beni Güney Afrika’da misafir etmişti. Öte yandan, kimisini 4 yıldır görmemiştim. Somon balıklarımızı beklerken eski günleri yad edip dertleşmek için bolca vaktimiz oldu. Amerika’da yaşadığım yıllarda değerli ilişkiler kurmuştum. Mezun olduktan sonra dostlarımın büyük bir kısmı New York’ta yaşamaya başlamıştı. Ben ise dünyayı dolaştıktan sonra vatana kesin dönüş yapmıştım. Email grupları, Facebook, Skype gibi teknoloji ürünleri her ne kadar yardımcı oluyor olsa da araya Atlantik okyanusu girdikten sonra ilişkileri devam ettirmek çok ama çok zor. Bu düğün Amerika’daki ilişkilerimi tazelemem için bulunmaz bir fırsat oldu.” diye geçirdim aklımdan somon filetoyu keserken.

Biz hapur şupur ana yemeğimizi yerken, aile bireyleri hem duygulu hem de esprili konuşmalar yaptılar. Mikrofonu ilk önce gelinin babası aldı. Kızının doğumundan başladı anlatmaya. Colleen’in hayatının dönüm noktalarının üzerinde tek tek durdu; damatla ilk tanıştığı günden bahsetti, ve gözleri yaşlı bir şekilde oğlan tarafına, kızını ailelerine kabul ettikleri için şükranlarını sundu. Çolak koluna rağmen nasıl da uzun uzun dans etmişti kızıyla... Aralarında özel bir bağ olduğu belliydi ve kızının yuvadan uçtuğunu görmek ona çok ağır geliyordu. Sonra, mikrofonu gelinin 2 küçük kız kardeşi kaptı. Erkek kardeş sahneye çıkmadı, çünkü kemoterapi geçirmişti. Saçları dökülmüştü; kendine güveni sarsılmıştı. Kızlar ablalarını nasıl ilk başlarda Jonny’den kıskandıklarını ama sonra kimsenin oyun oynamak istemediği zamanlarda damat onlarla oynadıkça onu çok sevdiklerini anlatarak herkesi güldürdüler. Oğlan tarafından kim konuşacak diye merak ediyordum. Bir tansiyon hakimdi oğlan tarafının içinde. Nikah sonrasında damadın annesi ve eşkalini tam olarak tespit edemediğim daha yaşlı bir bayan kapışmışlardı. Damadın annesi, damadın babasının yeni karısı olduğundan şüphelendiğim bayanı az daha dövüyordu! Ben bu kavga sahnelerini kafamda tekrar canlandırırken damadın abisi kaptı mikrofonu. Büyük dürüstlük ve şüphesiz biraz da sarhoşluğun etkisiyle aynı anneden ve farklı babadan olan kardeşinin kendinden ne denli üstün olduğunu itiraf etti. “Eğer farklı kulvarlarda koşmasaydık bu dengesizlik büyük problemlere sebep olabilirdi. Seninle yan yana koşmaktan ve gücüm yettiğince sana destek olmaktan kıvanç duyuyorum.” diye ekledi. Sonra annesi ile göz teması kurdu. Bir annenin yalnız başına çocuk büyütmesinin ne kadar zor olduğunu çok iyi bildiğini yutkunarak söyleyip ona kardeşini ve kendisini yetiştirdiği için teşekkür etti. Damadın abisinin sözlerinde sanki nikah sonrasındaki sürtüşmeye ince atıflar vardı. Keşke bizim düğünlerimizde de böyle içten konuşmalar olsa; ailelerden bir tanesinin nikah şahidi yapılmış patronunun basma kalıp laflarıyla konuşmalar geçiştirilmese...

Normalde düğünlerde çok hareketliyimdir ama burada bir türlü havaya giremedim. Müziğin türünden midir yoksa Amerikalıların dans pistindeki kabızlığından mı bilinmez... Tabi bizim düğünlerdeki gibi halay çekilmesini veya Kenan Doğulu çalmasını beklemiyordum ama en azından Latin müziği çalınabilirdi. Sonuçta Latin müziği ABD kadar Latin Amerika’dan göç alan bir ülkenin vazgeçilmez bir parçası olmuştu artık. “Niye Latin çalmıyorlar?” diye kendi kendime söylenirken Alex, “Gel; biraz hava alalım.” dedi. Bahçede biraz laflayıp geri döndük. Bir de ne göreyim? Millet düğün pastasını yiyor! Dışı bembeyaz ve üzerinde mine gibi çiçek motifleri olan, 3 katlı pasta dışarı çıkarken gözüme çarpmıştı. Ağzım sulanmıştı. Yanımdaki arkadaşımın tabağında dilimlenmiş halini gördüm. Çilekli pandispanyaların arasına krema doldurulmuştu. İçinde meyve tanesi bile yoktu. “Pek de birşey kaçırmamışım.” diye düşünerek arkadaşımın dilimine bir çatal attım. Hayatımda yediğim en lezzetli düğün pastasıydı! Garsondan bir dilim rica ettim. Kalmadığını söylediyse de bana pek inanmamıştı. İkinci dilimini kapmaya çalışan bir açgözlü olduğumu düşündü herhalde. Düğün pastasından mutlaka bir dilim yemeliydim! Saat gece yarısına yaklaşırken, herkes son danslarını ediyordu. Gelinin 90 yaşındaki Alman asıllı babaannesi bile ayaktaydı. Kafamı aniden gelin masasına çevirdim. Masa bomboştu ve pastalar tabaklarda olduğu gibi duruyordu. Usulca gelinin babasının ceketinin bulunduğu sandalyeye kuruldum ve adamcağızın pastasını yüzsüzce, tadını çıkara çıkara yedim. Beni gören diğer sırtlanlar da 1 numaralı masanın pastalarını çiğnemeden yuttular.

Saksafondan çıkan son nota tükendikten sonra otobüslerle cümbür cemaat kalacağımız otele götürüldük. Otelin barı düğün takımı için kapatılmıştı. Herkes hafif bir müzik eşliğinde dedikodu yapıyordu. Doğulular Batılıları eleştiriyor, Batılılar Doğulularla dalga geçiyor, birkaç misafir de donmuş somonun yeterince çözülmeden pişirilmesinden şikayet ediyordu. Fısıldaşmalardan bazıları da 2 bayanın nikah sonrası dalaşması hakkındaydı. Perşembe günkü kokteylden beri çeyrek cumhuriyet altınımı ne zaman geline taksam diye kıvrım kıvrım kıvranıyordum. Fiskos bulutunun içinde Colleen gayet müsaitti. Ne olduğunu anlattıktan sonra altınımı kese içinde taktim ettim. Biraz garipsese de hoşuna gitti galiba. Sarıldım ve ona bir ömür boyu mutluluk diledim. Onca yola katlanıp geldiğim için minnettardı. Diğer Amerikalı dostlarımla da aynı samimiyetle vedalaştım. Bir daha görüşmek ne zamana kısmet olacaktı acaba? Kimin düğünü vesile olacaktı bu görüşmeye? O zaman gelinceye kadar Facebook dostluğumuzun devam etmesi için yeterli olacak mıydı? 8. ve son dostumun sırtından kollarımı çekerken çok iyi biliyordum ki sabah uyandığımda onlar gündelik hayatlarına dönmüş, ben de bir okyanus öteye yelken açmış olacaktım; bir çeyrek cumhuriyet kadar hafiflemiş...


video

Boşluksuz 6000 vuruşu doldurduk bile. Politik bir konuyla bir haftaya görüşmek üzere...

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Hamam Böcekleri SONbölüm (3)



Avustralyalıların yetimhanesinde 2 hafta misafir olduktan sonra Nairobi’ye geçtim. Yetimhanenin yöneticisine hayatımın belki de en zor gününde beni kurtardığı için ve çocukların büyük bir bölümünü almayı kabul ettiği için müteşekkirdim. Birleşmiş Milletler’de orta seviyede çalışan bir Yale mezununun evinde haftalarca kaldım. Allah ondan ve UNHCR’da ülke sözcüsü olarak çalışan kocasından razı olsun! Beni yedirmek, içirmek ve korumakla kalmadılar; aynı zamanda da yetimhaneyi kapattırmak için ulaşmam gereken insanlara beni ulaştırdılar. Ulusal medyaya röportaj verdim; çocuk hakları savunucusu bir derneğe elimdeki tüm delilleri teslim ettim; Merkezi Çocuk Müdürlüğü ile görüştüm. Hatırlıyor musunuz? Üniversite networkünden başka bir mezundan bahsetmiştim. Hani vakfın Kenya’da kurulmasına katkıda bulunan avukattan... O da durumla pek ilgiliymiş gibi göründü. Hatta bana şöyle dedi: Beni iyi ki bu mide bulandırıcı durumdan haberdar ettin. Bilmiyordum. İsmimi bu yetimhanenin pisliğinden arındırmalıyım.” Kenya’nın en pahalı lokantasında bana bu rezilliği ulusal televizyonda yayımlatma sözü verdi. Artık Kenya’da beklemekten başka yapabileceğim birşey kalmamıştı. Tehditler de bir taraftan devam ediyordu. Türk Büyükelçiliğini haberdar ettim. Paranoyakça ülkeden çıkışımı engelleyip engelleyemeyeceklerini sordum. 3. Katip son derece nazik bir tavırla bana kartını uzattı ve öyle bir durumla karşılaştığımda halledeceklerini ekledi.

Havaalanında herhangi bir sorun yaşamaksızın Güney Afrika’ya geçtim. Ne işin var Güney Afrika’da?!” diye sormak en doğal hakkınız, çünkü İstanbul’la Johannesburg, Nairobi’den aşağı yukarı aynı mesafede. Psikolojim kaymıştı! Hemen eve dönüp ailemi korkutmak istemiyordum. Hava almak için Cape Town’da öğretim görevlisi olan yakın bir Amerikalı arkadaşımın yanına gittim. Kendime geldikten sonra mücadelemizin 2. ayağını başlattım. İnternet diye beleşe, muhteşem bir silah var. Gönüllülerle ortaklaşa kaleme aldığımız bildiriyi yayımlayabildiğimiz her yere koyduk. Site açtık; Facebook grubu kurduk; blog tuttuk; uluslararası vakıf değerlendirme sitelerine yorumlar yazdık. Tabi biz yazdıkça Amerikalılar da yalan yanlış karşı yorumlar yazıyorlardı. Bu yorumları yazanların çoğu vakıf için internet üzerinden gönüllü olarak çalışan, vakfın hiçbir yetimhanesinde bulunmamış naif Amerikalılardan oluşuyordu. Elimdeki en büyük koz vakfa o tarihe kadar bağış yapmış tüm yardımseverlerin email listesiydi. Ortak bildirimizi bu listenin tümüne gönderdiğim anda adeta Pearl Harbor bombalanmış gibi oldu.

Bildiriyi okuyanların çoğu teşekkür edip kredi kartlarından her ay otomatik olarak çekilen bağışları iptal ettiler. Öte yanda büyük bir bölümü de bana lanet okudu. Sen kim oluyorsun da benim özel emailıma bildiri gönderiyorsun?” gibisinden... “Sana niye inanayım ki?” diyenler de vardı. Bence psikolojik bir fenomen ile karşı karşıyaydık. Bana neredeyse küfredenlerin büyük bir kısmı yıllardır bu vakfa bağış yapıyordu. Bu bağışı yaptıktan sonra da dünyaya elle tutulur bir faydaları olduğuna inanıp yüreklerine su serpiyorlardı. Artık rutine dönüşmüş olan bu rahatlama mekanizmasından kopmak istemiyorlardı. Ben de aksine mekanizmanın dişlilerinin arasına çomak sokmaya çalışıyordum. Çomağı orada çıkartmaya çalışırlarken de sinirlenip gerçekleri ellerinin tersiyle itiyorlardı. Bu kişilerden özür dilemek ve durumlarına üzülmekten başka yapabileceğim birşey ne yazık ki yoktu.

Vakıf yöneticileri beni dava açmakla tehdit etmeye başladıklarında Istanbul’a dönmüştüm bile. Bana dava açılmasına fırsat vermeden, birer dosya hazırlayıp vakıftan sorumlu olan Kaliforniya Başsavcılığı’na ve Amerikan Maliye Bakanlığı’na (IRS) suç duyurusunda bulundum. Bir taraftan da New York Times gibi ulusal Amerikan gazeteleri ile konuşup IHF ve benzerleri hakkında haber yayınlamalarını sağlamaya çalıştım. “Yapmaya çalıştıkların için seni kutluyoruz ama ekonomik krizin ortasında Amerikalıları bağış yapmaktan soğutacak bir haber maalesef yayınlayamayız.” gibi yanıtlar aldım. Artık yapabileceklerim tükenmişti; limitime ulaşmıştım. Bekleyip sonucu görecektik.

Benim yetimhaneyi terk ettiğim gün çocuklarla kalmayı tercih eden Estonyalı arkadaşım benden çok daha uzun süre Kenya’da çalıştı. Nairobi’deki avukat tanıdığım sözünü tutmayıp telefonlarıma çıkmayınca beni gelişmelerden arkadaşım haberdar etmeye başladı. Yetimhaneyi bir heyet ziyaret etmiş ve vakfa bir ültimatom verilmişti. Binalar yenilenip yeterli sayıda personel temin edilmediği taktirde yetimhaneyi kapatacaklarını söylemişlerdi. Bunun üzerine vakıf yönetimi yetimhaneye bir miktar para akıtıp makyaj yaptırmıştı. Ne yazık ki yetimhanedeki temel problemler olduğu gibi bırakılmıştı. İnternet kampanyamız sonucunda vakfın bağış gelirleri de azalmıştı. Dolayısıyla, çocuk başına eskiye oranla daha da az para düşüyordu. Yetimhaneden 2 sene boyunca başka herhangi bir haber gelmeyince yenilgimi kabullenmiştim. Fayda bir yana dursun çocuklara zararım dokunmuştu...

Erzincan Merkez Karakolu’nda Jandarma Eri olarak askerliğimi yaparken çok seyrek çarşı izni koparabiliyorduk. Karakol Yazıcısı olduğum dönemde kendime uygun bir güne çarşı izni yazdım. Kokuşuk bir internet kafede Efes dikerken bir yandan da birikmiş emaillarıma göz atıyordum. Estonyalı arkadaşımdan bir email vardı gelen kutumda. Herhalde yakında Istanbul’a geliyordur. Hay Allah; onu ağırlayamayacağım.” diye iç geçiriyordum kendi kendime. İsmini klikledim. Bu mailin amacı farklıydı. Arkadaşım bana yetimhanenin kapatıldığı müjdesini veriyordu! Gözümden yaş geldi. Ben 2 yıl önce mağlubiyeti kabullenmişken işler bir anda, ben herhangi bir ekstra efor sarf etmeden, tersine dönmüştü. Akan zamanın cilvesiydi bu. Askerliğimin en depresif döneminde hayatımın belki de en mutlu gününü yaşıyordum. Birkaç dakika içinde yüzümdeki salakça gülümseme kayboldu ve düşünmeye başladım. Acaba çocukları doğru yerlere transfer ettirmişler miydi? Heyecanla arkadaşıma cevap yazdım; olayın detaylarını sordum. Merakımı gidermem için bir sonraki çarşı iznime kadar beklemem gerekiyordu.

Tahmin ettiğiniz gibi, Nakuru Çocuk Müdürlüğü zahmet edip de çocukları benim bulduğum yetimhanelere yerleştirmemişti! Korktuğumuz başımıza gelmişti. Ailesi olan çocuklar Pokot’a ailelerinin yanına gönderilmişlerdi. Diğerleri de Pokot’daki ne idüğü belirsiz yetimhanelere yerleştirilmişlerdi. Eminim bir grup da kargaşadan yararlanıp kaçmış, Nakuru sokaklarında çoktan tinerci olmuştu bile. En iyi durumda gibi gözüken ailelerini kavuşmuş olanlar dahi aç kalmış, satılmış veya hastalanmış olabilirlerdi. Bir jenerasyonu feda etmek bu olsa gerek! Bugün hala kendimi suçlu hissediyorum... Eminim daha kötü şartlarda yaşamaya mahkum olan çocuklar benden nefret ediyorlardır. Hatta belki filmimi çekmek için Kenya’ya döndüğümde bana saldıranlar dahi olacaktır. Her ne kadar onlara zararım olmuş olsa da yaptıklarımızın topluma olan uzun dönem, net, genel sonucunun pozitif olduğuna kuvvetle inanıyorum. IHF yetimhanesinde hiç edilen kaynaklar farklı vakıflara yönlendirildi. IHF’ye güvenini yitiren yardımseverler kredi kartı numaralarını başka yardım kuruluşlarına verdiler. İnternet başından bu vakfa destek olup vakitlerini bağışlayan naif Amerikalılar vakitlerini başka kurumlar için harcamaya başladılar. Kenya’da gönüllü olarak çalışmak isteyen taze üniversite mezunu idealistler de kendilerini Avustralyalıların yetimhanesinde buldular. Hala bugün bana tanımadığım hayırseverlerce gönderilen mailler gelişmelerin bu yönde olduğuna işaret ediyor.

Tabi hayırseverlerin bir kısmı genel olarak vakıflara olan inancını yitirmiş olabilir. Bu bağış yapanların, yardımseverlerin ve gönüllülerin bir bölümünün sağladığı kaynağın ortadan kaybolacağı anlamına geliyor. Ayrıca, yönlendirilen kaynaktan yararlanan yetimhanelerin bir kısmı muhtemelen kötü emellere hizmet ediyorlar. Böylece doğru yerlere yönlendirilen kaynağın yüzdesi ciddi ölçüde azalmış oluyor. Hayırseverlerin yüzde kaçının bağışta bulunmaktan tamamen vazgeçtiğini veya yeni yetimhanelerin yüzde kaçının kötü niyetli olduğunu kestirmek neredeyse imkansız. Öte yandan, bu tip hayırseverlerin ve yetimhanelerin azınlıkta olduğunu varsayarsak, ki durum benim tecrübeme göre öyle, evvelden hiç edilen kaynakların önemli bir bölümünün doğru yerlere yönlendirilmiş olduğu açıklık kazanacaktır.


Bir yetimhane kapattırdık; bir jenerasyon dolusu Pokotlu çocuğun hayatını rezil ettik de dünya mı kurtuldu?! Eminim ki yetimhanenin kapısına mühür vurulduğu gün Kenya’da, kötü emellerle, onlarcası açıldı. Sorunun kökenine inmek denetçilerin, hükümetlerin,  uluslararası kuruluşların üstlenmesi gereken, sürekli bir görev. Biz yalnızca gördüğümüz yerde ezdik hamam böceğini.

video


Boşluksuz 6000 vuruşu doldurduk bile. Bambaşka bir konuyla bir haftaya görüşmek üzere...

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Hamam Böcekleri 2.bölüm



Yavaş yavaş, yetimhanemizin altında yatan mide bulandırıcı gerçeklerle yüzleşmeye başladıkça çevredeki diğer yetimhaneleri gezmeye koyulmuştum. Şartları çok daha iyi olanlar olduğu gibi çok daha kötü olanlar da vardı ama gezdiklerimin hepsinde en azından bir sistem oturtulmuştu. İlginç bir şekilde, gezdiğim en iyi yetimhaneler Avustralyalı misyon yetimhaneleriydi. Yeterli ve sürekli maddi kaynak sağlandığı için çocuklara özel eğitim veriliyor, sağlık kontrolleri yapılıyor ve hijyenik şartlarda yaşıyorlardı. Daha da önemlisi, yetimhanede 5-10 sene kaldıktan sonra bu çocukların ne yapacağı planlanıyordu; Çıkış Stratejileri geliştiriyorlardı. Yetimlere mesleki eğitim veriliyor; yurtdışından eğitim bursu ayarlanıyor, hatta yetimhane arazisinden ekilmesi için arsa hibe ediliyordu. Avustralyalı misyonerler aileleriyle yetimhaneye yerleşmişlerdi; yetimlere kendi çocukları gibi bakıyor, San Diego’dan dünyayı kurtarma pozları takınmıyorlardı. Bu yetimhanelerin benim açımdan tek problemi yetimleri bağlı bulundukları Hristiyan mezhebinin inançlarıyla endoktrine etmeleriydi. Din propagandasına maruz kalmanın karşılığında çocuklarımızın hayatları kurtulabilirdi. Avustralyalılara yetimhanemizin durumu anlattım. Zaten benim taze uyandığım rezillikten haberdardılar. 112 çocuğumuzun hemen hemen hepsini yerleştirebilecekleri profesyonel yetimhaneler bulunduğunu söylediler.

Pokotilerin hayatını derinden etkileyecek bir karar vermem gerekiyordu. Yetimhaneyi kapattırıp çocukları layık oldukları yerlere transfer ettirebilir miydim acaba? Bu soruyu günlerce kendime ve çevremdekilere sordum. Şu noktaya kadar sanki herşeyi tek başına yapmış intibaını uyandırmış olabilirim. Hiçkimse hiçbir şeyi tek başına yapamaz. Bana sürekli destek olan 2 gönüllü daha vardı yetimhanede. Biri Estonyalı fizik tedavi uzmanıydı; diğeri de Yeni Zelanda’da genetik üzerine doktora yapan bir Sırp’tı. Aramıza yetimhane çalışanlarını, bazen de çocuklarımızı katıp bir Eski Yunan Forumu oluşturuyorduk. Bugünlerde Kenya’daki deneyimim üzerine kurgulanmış bir uzun metraj film senaryosu üzerinde çalışıyorum. Mzungu Uyurken’in son sahnelerinden bir tanesinde geçen şu diyalog tartışmalarımızın özünü verecektir:

İÇ. YETİMHANE-MUTFAK-GECE


NAOMİ (30) küçük su tanklarından bir tanesine yaslanırken, JOHN (23, Gönüllü) volta atmaktadır. Ansızın, dev bir hamam böceği Naomi’nin bacaklarının arasından geçip karşı duvara doğru depar atar. Müdüre Hanım çığlığı basar.

JOHN
Birşey değil; hamam böceği...
(kısa sessizlik)
N’apacağımı bilmiyorum... Çocukların
yaşaması gerektiği yerleri bulduk
ama transferi gerçekleştirmek için
gereken onayı Çocuk Müdürlüğü’nden
alamıyoruz.
NAOMİ
(sakince)
John, belki bu baştan beri iyi bir
fikir değildi. Bu çocuklar Pokotlu.
Bir kabileyi öyle kolay kolay
birbirinde ayıramazsın. Diğer
kabileden çocuklar hayatlarını zindan
ederler.
JOHN
(yüksek sesle)
Alışmak zorundalar, Naomi! Onlara bir
çıkış yolu dahi sunmayan bu bok
çukurunda yaşamaktan iyidir. Farkında
mısın? Bu çocukların hemen hemen hepsi
20 yaşına gelip buradan ayrılmak
zorunda kaldıklarında Nakuru
sokaklarında tinerci olacaklar!
NAOMİ
(sakince)
En azından bugün okula gidiyorlar ve 
boğazlarından lokma geçiyor.
JOHN
(sahte kahkaha)
Tabi doğru; her öğün darı ve kurtlu
fasulye yiyorlar. Bu yeterli değil,
Naomi. Çocuklar daha iyisini hak
ediyorlar ve Nakuru’da daha iyisi var.
NAOMİ
(kaşlarını çatar)
Peki. Diyelim ki bu çocukları daha iyi
yerlere yolladın. İleriki yıllarda
Pokot’tan buraya getirilen yetimler
ne olacak? Onları da transfer etmek
için burada olmayacaksın ki. O
yüzden bırak herşey olduğu gibi kalsın.
JOHN
Haklısın. Burada olmayacağım. Bu
yüzden bu yetimhaneyi ka-pat-ma-lı-
yız!
NAOMİ
Hadi ama... Bunu yapamazsın! Daha
henüz doğmamış olan yüzlerce Pokot
yetimine ne olacak? Avustralyalı
arkadaşlarının ta Pokot’a gidip onları
kurtaracaklarını hiç zannetmiyorum.
JOHN
(agresif)
Genel durumu kafanda
canlandıramıyorsun, Naomi. Burası
kapatıldığında, şu an burada boşa
akıtılan tüm kaynaklar, para, emek
veya zaman, Kenya’da başka
yetimhanelere yönlendirilecek. Evet,
belki bu kaynak Pokotlar için
kullanılmayacak ama bu önemli değil.
Önemli olan Kenyalı yetimlere
profesyonelce sahip çıkılması. Hangi
kabileye mensup olduklarının bir önemi
yok!
NAOMİ
(agresif)
Şimdi sen beni dinle. Benim değil,
senin anlaman gereken bir şey var.
Kenya’da genel durum diye bir şey yok.
Çıkar bunu aklından! Yalnızca bugün
var. Yalnızca kendi kabilen, kendi
                  yemeğin, kendi hayatın var!


Gerçek hayattaki tartışmalarımız bu kadar hararetli olmasa da benzer bir çizgide ilerliyordu. Gönüllüler benden taraf; çalışanlar ise Naomi’den taraf oluyorlardı. Ayrıca, tartışmayı sonuçtan uzaklaştıran birkaç önemli bilinmeyen vardı. Naomi’nin tartışma esnasında söylediklerine tam anlamıyla güvenemiyordum, çünkü onu artık tanıyordum. Bana defalarca yalan söylemiş, kendi çıkarlarını korumak için yetimhane kurucusunun tarafına geçmişti. Pek bir şey yapmadan dolar cinsinden maaş getiren başka bir iş de kısa vadede bulamazdı. Ayrıca, bir yolunu bulup da yetimhaneyi kapattırdığımız noktada çocuklara tam olarak ne olacağını kestiremiyordum. İdeali çocukların hepsinin daha iyi yetimhanelere transfer edilmeleriydi ama Çocuk Müdürlüğü muhtemelen başka bir eyalette doğmuş olan çocuklarımızla uğraşmak istemeyip onları Pokot’a geri gönderecekti. Çocukları transfer etmelerini sağlasak bile yüzde kaçına yetimhane kontenjanı olduğunu bilmiyorduk. %100’üne yer bulunsa dahi bu yeni yetimhanelerin çoğunda uzun zaman geçirmemiştim. Dışarıdan herşey güzel gözüktüğü halde altlarında farklı bir gerçek gizli olabilirdi.

Forum iyice uzamıştı... Herkes dediklerini tekrarlamaya başlamıştı. Sonsözlere geçtik. Ben hamam böceğinin görüldüğü yerde ezilmesi gerektiğini söyledim. Bu yetimhane kirli bir oyunun parçasıydı ve kapatılmalıydı. Kapatıldığında burada hiç edilen kaynaklar Kenya’daki diğer yetimhanelere akacaktı. Çocuklardan mümkün olduğunca fazlasının yakındaki yetimhanelere yerleştirilmeleri için Nairobi’deki Yale mezunlarından yardım isteyecektim. Yeni yetimhanelerin hepsi ideal olmayacaktı ama çoğunun bizim yetimhanemizden daha profesyonelce yönetildiğine kuvvetle inanıyordum. Sonsözümün bu bölümü şok etkisi yaratabilir ama dürüst olmalıyım... Çocuklarımızın çoğu transfer edilemese de, yeni evleri eskisini aratsa da ben bu Pokot jenerasyonunu ileriki Kenyalı yetim jenerasyonlarının selameti için feda etmeyi göze almıştım. Söylediklerimin bu bölümüne gönüllülerden dahi karşı çıkanlar oldu. Öte yandan, 2 gönüllü arkadaşım söylediklerimin geri kalan kısmına tamamen katılıyorlardı. Naomi %100 karşıt görüşlüydü. Son toplantımıza katılan Kenyalı bir çalışan da Naomi’nin tarafındaydı. Durum 3-2 idi. Yetimhaneyi kapattırmak için var gücümle mücadele etmeye karar vermiştim artık.

Tam başkente geçme vaktimin gelmiş olduğunu düşünürken Naomi yanıma geldi. Ben merkezdeyken jandarmanın gelip beni sorduğunu söyledi. Vakıf yöneticileri de sürekli San Diego’dan Naomi’yi arayıp beni kovması için baskı yapıyorlardı. Yöneticiler çocukları da bana karşı örgütlemişlerdi. Çocuklar benim yetimhaneyi kapatıp onları evsiz bırakacağıma inanmışlardı. Asayiş kayboldu. Geceleri erkekler koğuşundaki odama girdiğimde canımdan endişe etmeye başladım. Ne denli tırstığımı Moleskine günlüğümdeki şu bölümden anlayabilirsiniz:

12.04.09, Nakuru, Kenya
            Barak Obama’nın önemli bir bölümü Kenya’da geçen Babamdan Rüyalar kitabından birkaç sayfa okuduktan sonra, erkenden uyumaya çalıştım. Bir saat geçti geçmedi; uyandım. Sidik torbam ağzına kadar dolmuştu. Korkuyordum. Hem yatağımın yanı başındaki kırık pencereden içeri düşebilecek yaratıklardan, ki bir önceki gece cibinliğimin üzerine fare düşştü, hem de beni taşlayabilecek kadar sinirli olan, 20 yaşına yaklaşş oğlan çocuklarımdan... Korku beni odama hapsetmişti! Bahçeye işemek yerine büyük bir pet şişeyi değerlendirdim. Sabrım hızla tükeniyor...

Avustralyalı misyonerlerden bir tanesini aradım. Sağ olsun, araba gönderip beni aldırdı. Gönüllülerden bir tanesi de benimle gelmeye karar verdi. Buruk bir ayrılık oldu. Özellikle küçük çocukları çok sevmiştim ama onlar bana ilk günkü robotik reaksiyonlarıyla dahi sarılmamışlardı. Oysa olanlardan birhaberdiler. Kabile içindeki yaş hiyerarşisi bizim askeriyemizdeki devrecilikten beterdi anlaşılan...

video

Boşluksuz 6000 vuruşu doldurduk bile. Dizinin son bölümü bir haftaya...

Sevilenler