9 Haziran 2012 Cumartesi

Ampul Yanarken...



2005 yazıydı. Yani Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu 1. AKP dönemi... Amerika’daki ilk öğrencilik yılımı yorgunluk ve stresten bitap bir vaziyette tamamlayıp vatana dönmüştüm. Döner dönmez de soluğu Anneannemlerin yazlığında almıştım. Yoğun bir staj dönemi öncesinde dinlenmek için daha mükemmel bir fırsat olamazdı. Bir öğlen, bahçede Anneannemin çok özlediğim imambayıldısını yerken Dedemin bir arkadaşı AKP hükümetini sert bir dille eleştiriyordu. Somut herhangi bir delile dayandırmaksızın, bu hükümetin muhafazakar olmayan kesime yaşama hakkı tanımayacağına inandırmıştı kendini. AKP’nin bu ülkeyi adım adım şeriata götüreceğini söylüyordu! Ben de bu adaletsiz tutumu paranoyaklık olarak algılayıp hükümeti savunmaya geçtim: Yıllarca muhafazakar kesimin hakları ihlal edildi. AKP temsil ettiği kesimin haklarını teslim alıyor yalnızca. Muhafazakar ve liberallerin yan yana yaşayamamaları için bir sebep göremiyorum.” O günden bugüne yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz 3 AKP hükümeti düşüncelerimin önemli ölçüde değişmesine sebep oldu...

Gelmiş geçmiş her hükümette olduğu gibi, AKP iktidarının da pek çok artısı, pek çok eksisi var. Gelin; artılarını terazinin bir kefesine eksilerine de diğerine yerleştirelim. Bakalım, hangisinin ağır bastığına karar verebilecek miyiz? Bu analize yalnızca en önemli bulduğum politika ve reformları dahil edeceğim. Ayrıca, altyapı projeleri genelde yerel yönetimler ve merkezi yönetimin iç içe geçtiği bir başlık olduğu için analizimizin dışında tutulacak. Sonuçta, bizi yalnızca merkezi yönetimin yaptıkları ilgilendiriyor; kimisi AKP’li olmayan belediyelerin projeleri değil.

Artılardan başlayalım mı? Çok net... AKP hükümeti Türkiye’nin ekonomisini başarıyla yönetiyor. Dünyanın Büyük Buhran’dan sonra karşılaştığı en büyük küresel ekonomik krizin neticesinde, 2009 yılında gayri safi yurtiçi hasılamız (GSYH) yaklaşık %5 oranında küçüldü. Doğru ekonomi yönetimi sayesinde, yalnızca bir sene sonra ülke ekonomimiz yaklaşık %9 oranında büyüdü. Ekonomimizin büyüme eğiliminde bir ivme kaybı yaşanıyor olsa da hala içinde bulunduğumuz küresel kriz ortamında büyüme devam ediyor. Nitekim, AKP görevi devir aldığından geçtiğimiz yılın sonuna kadar, GSYH’mız reel olarak yaklaşık %58 büyüdü. 2002’de, satın alma gücü paritesine, göre $9.000 civarında olan kişi başına düşen milli gelir 2011’de $16.000 seviyesine yükseldi. 3 AKP hükümeti süresince, işsizlik ve enflasyon yaklaşık %10 seviyesinde muhafaza edildi. Gelir dağılımındaki dengesizlik bir parça olsun giderildi. 2006 yılında, kullanılabilir gelire göre 0,40 olan Gini katsayısı 2010’da 0.38 seviyesine indi. 

Çevremde sık sık şöyle bir mırıldanma işitiyorum: “Bunlar 2001 krizi sonrasında Kemal Derviş’in öncülük etmiş olduğu reformların meyvesini yiyorlar!” Tabi ki 2001 krizinin çok önemli bir tecrübe olduğu ve sonrasında atılan adımların ülke ekonomimizi güçlendirdiği kesin ancak kurulmuş olan sistemi geliştirerek devam ettirmek de büyük meziyet. Ayrıca hiçbir ağaç, ister elma ağacı olsun ister erik, 10 yıl boyunca, istikrarlı bir şekilde bu kadar bol meyve veremez! Gelelim madalyonun öteki yüzüne... Ekonomi yönetiminin aksayan bacağı herkesin bildiği gibi cari açık. 2003-2007 arasında GSYH’nın yaklaşık ortalama %5’i seviyesinde seyir eden cari açık, İngiliz the Economist dergisinin tahminine göre 2012 sonunda %9’a yerleşecek. Bakanlar Kurulu durumun sürdürülemez olduğunun farkında. Yeni Teşvik Yasası’ndan da anlaşılabileceği gibi, ara malları ve makina ithalatını azaltarak cari açığımızı kapatmak için hükümet elinden geleni yapıyor.

AKP ekonomi yönetiminde olduğu gibi dış politikada da oldukça maharetli. İktidara geldiklerinde, Avrupa Birliği’nin (AB) kapısında 1959’da Adnan Menderes ilk üyelik başvurusunu yaptığından beri bekleşen bir Türkiye vardı. Halk bu AB üyeliği meselesine o kadar şartlanmıştı ki dış politikada izlenebilecek Avrupa dışında hiçbir yol olmadığı, olamayacağı varsayılıyordu. Bu varsayımın çok net farkında olan Recep Tayyip Erdoğan da Türkiye ile resmi müzakere sürecinin başlatılması kararının verildiği 17 Aralık 2004 günü hatipliğini her zamanki gibi konuşturmuş, halkı galeyana getirmişti. O konuşması esnasında, AB üyelik sürecinden iktidarına büyük paye çıkartan Erdoğan’ın bir taraftan da Avrupa Birliği’ne tamamen zıt bir dış politika hazırlığı içinde olduğunu kimse hayal dahi edemezdi herhalde.

Kurnazca bir manevra ile, AKP hükümeti neo-Osmanlıcılık akımını başlattı. AKP döneminde Türkiye gayri-resmi Ortadoğu birliğinin liderliğine soyundu. Kuzey Irak ile politik ve ticari bağlar kuvvetlendirildi. Hatta geçtiğimiz ay Kuzey Irak petrollerinin Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’na bağlanarak dünyaya ihraç edilmesi yönünde bir antlaşma imzalandı. Libya’da aktif rol oynandı. Devrimden sonra ülkeyi ziyaret eden Başbakanımız binlerce Libyalı’nın sevgi gösterisi ile karşılaştı. Erdoğan’ın ziyareti esnasında, Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcelil Türk politik modelinin Libya’nın arzulayabileceği tek model olduğunu vurguladı. İlaveten, Esad diktasının karşısında, Suriye halkının yanında dimdik duruyor Türkiye. Bugüne kadar 24.000 Suriyeli mülteci Hatay’daki çadır kente yerleştirildi. Dahası, Türk uçaklarının modernizasyonunu yapan, sınır ötesi operasyonlarımızın çoğunda kullanılmak üzere bize insansız hava aracı kiralayan İsrail ile Van-Minit polemiğini yaşamayı seçti Başbakanımız. Ardından da Mavi Marmara baskını sonucunda İsrail ile ipler kopma noktasına geldi. Tüm bu gelişmeler AKP’nin Müslüman kimliği ile birleşince, Türkiye Arap Dünyası’ndan müthiş puan topladı.

Puanlar Ortadoğu ile sınırlı kalmadı. Somali gibi ülkelere yapılan devlet yardımları ve Gülen Cemaati’nin dünyanın dört bir yanında etkili bir Goethe Institut, bir British Council veya bir Cervantes (yaygın, Batılı kültür kuruluşlarına örnekler) gibi çalışması sonucunda, Türkiye gelişmekte olan dünyanın gıpta ettiği bir ülkeye dönüştü. Tabi tüm bu diplomatik girişimler devam ederken AB de unutulmadı. Tam üyelik için gerekli koşullar yavaş bir tempoda yerine getiriliyor. Yerine getiriliyor ama üye olabilmek için değil; hem Batı dünyasına hem de ülke içindeki liberal kesime kalp krizi geçirtmemek için. AKP hükümeti Avrupa’nın hiçbir zaman Türkleri kabullenemeyeceğinin farkında. Ayrıca, hem ekonomik hem de politik açıdan paramparça olmuş bir Avrupa’nın parçası olmayı şimdilik düşünmüyor Türkiye...

2. Erdoğanlı döneminde sosyal güvenlik alanında büyük yeniliklere imza attı AKP. Mayıs 2008’de meclisten geçirilen Sosyal Güvenlik Reform Paketi ile Genel Sağlık Sigortası’na geçtik. Yeni sisteme göre yalnızca 30 gün prim ödeyen herkes sağlık sigortalı olabiliyor. Acil durumlarda sözleşmesiz kurumlardaki müdahaleleri Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) karşılıyor. Asgari ücretin 1/3’inden az kazananların primleri devletçe karşılanıyor. 18 yaşından küçükler prim ödenmeksizin sosyal güvenlik kapsamına giriyorlar. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, Faruk Çelik’e göre Avrupa’da şu an Türkiye’de olduğu kadar sosyal demokratlık yok! Hakikaten de hükümet bu sosyal demokrasi işini o kadar abarttı ki (!) sosyal güvenlik kapsamındaki vatandaş pahasına bazı doktorlar feda edildi. Hem bir tıp fakültesinde görevli hem de muayenehanesi olan doktorlara bir tanesini seçip diğerinden istifa etmeleri Ağustos 2011 tarihli Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile şart koşuldu. Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Üyesi Dr. Osman Öztürk’e göre bu gruba giren doktorların %90’ı muayenehanelerini kapattı. Eğer bu yüzde doğru ise üniversite hastanesinde çalışan doktorların sayısı %10 azalmış demektir. Öte yandan, bu doktorların geriye kalan bölümü yarım gün yerine tam gün üniversite hastanesinde çalışacakları için, hasta başına daha fazla doktor saati düşüyor olmalı. AKP’nin bakış açısıyla, doktorlar nüfusun yüksek gelirli, küçük bir grubu. Halkın iyiliği için elit bir grubu feda etmek hükümete göre sosyal demokratlığın en tabi gereği.

Gelelim askere... 60 darbesinden beri, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) devlet-üstü bir yapı halini almıştı. Varsayalım ki soğuk savaş döneminde sokaklarda kan dökülmesini önlemek için TSK yönetime el koydu... Pekiyi, 28 Şubat post-modern darbesi nereden çıkıyor? 88 yıllık bir cumhuriyette bu durum artık kabul edilemezdi. Hiçbir kurumun halka nasıl yaşaması gerektiğini, kime oy verebileceğini dikte etmeye hakkı olamazdı. AKP hükümeti Türkiye’nin temel bir gereksinimini yerine getirdi; orduyu devlet hiyerarşisinde hükümetin altına yerleştirdi. Şimdi 80 darbecilerinden hesap soruluyor; 28 Şubatçılar yargılanıyor; Balyozcular hapis yatıyor. Tabi alta yerleştirmekle ayaklar altında çiğnemek arasında büyük fark var. AKP bu kalın çizgiyi yok etmiş vaziyette. Eski mağdurların yeni mağdur yarattığı bu ironik durumu yargı adaletsizliği başlığı altında, bir sonraki yazımda ele alacağım. Şimdilik, TSK’nın her gelişmiş ülkede olduğu gibi hükümet kontrolüne girmiş olmasının demokrasimizin selameti için en doğrusu olduğunu söylemekle yetinelim...

80 darbesine uzanan süreçte dindar kesimi desteklemek devlet politikasıydı, çünkü bu kalabalık grubun dinsiz solcuları dengeleyeceğine inanılıyordu. Darbeden sonra iktidar sivilleşmeye başladığında evdeki hesabın çarşıya uymadığı fark edildi. Önüne geçilemeyen bir hızla hem popülerleşip hem de radikalleşen Refah Partisi 28 Şubat darbesiyle kapatıldı. Necmettin Erbakan Yüce Divan’da yargılandı ve ömür boyu ev hapsine mahkum edildi. Görevi post-modern darbeden 2 sene sonra devir alan Bülent Ecevit yönetimindeki Demokratik Sol Parti (DSP) dindar kesimin karşısında katı bir tutum sergiledi. Bülent Bey, Merve Kavakçı’yı başörtüsü taktığı için sert sözlerle meclisten kovdu. Zaten 1982 Yüksek Öğrenim Kurumu Kılık Kıyafet Yönetmeliği’nden beri başörtülü kızlarımız üniversitelerce dışlanıyor, 28 Şubat sürecinden beri de imam hatipliler üniversiteye girişte haksız rekabete maruz kalıyor ve kamu kurumlarında dindar memurlar adeta bir cadı avıyla meslekten ihraç ediliyorlardı.

AKP bu durumu 180 derece tersine çevirdi. Başörtülü öğrencilere çoğu üniversite yönetmeliğe aykırı olduğu halde ses çıkartmıyor; artık imam hatipliler üniversiteye girişte katsayı engeliyle karşılaşmıyor, ve devlet kurumlarında çalışanların büyük bir kısmı muhafazakarlardan oluşuyor. Gönül isterdi ki AKP durumu tamamen tersine çevireceğini bir dengeleme girişiminde bulunsun; muhafazakar ve liberallere eşit fırsatlar tanısın. Ne yazık ki ütopik dileğim yerine gelmedi ve AKP kendi tasvip ettiği gibi yaşamak istemeyenlerin haklarını kısıtlamaya başladı. Bu üzücü konuya da bir sonraki yazımda detaylı bir şekilde değineceğim. Velhasıl kelam, dindar kesimin haklarının korunması sonucunda mağdur durumdaki bir halk grubunun kurtarılması demokrasimiz için büyük bir artı.

Muhafazakar vatandaşlarımızın hakları korunduğu gibi Kürt vatandaşlarımızın da hakları göreceli olarak korunuyor. Artık Kürtçe kursları serbestçe açılabiliyor; TRT6 Kürtçe yayın yapıyor; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da rekor düzeyde kamu yatırımı gerçekleştiriliyor. Güneydoğu Anadolu Projesi için, 1990-2007 arasında kamu yatırım kaynaklarından yılda ortalama %7’lik pay ayrılırken, 2009’da bu oran, Kalkınma Bakanlığı’nın verilerine göre, %14,4’e yükselmiş. Tabi daha Kürt parti ve yayınevlerini kapattırma teşebbüsünden vazgeçilmesi; Kürtçe’nin ikinci bir resmi dil olarak kabul edilmesi, ve bölgesel yönetimlerin kuvvetlendirilmesi gibi bazı Kürtlerce beklenen pek çok adım var. Öte yandan, unutmamalıyız ki Başbakan’ı Diyarbakır’da karşılamak için geçtiğimiz hafta Kürtçe pankart açılması ve buna Başbakan’ın memnuniyetle karşılık vermesi AKP öncesi dönemde hayal dahi edilemeyecek bir olaydı. Kürt vatandaşlarımızın genişletilmiş hakları yalnızca büyük bir halk kesiminin istedikleri gibi yaşamalarına olanak tanımakla kalmayacak; aynı zamanda da terör sorununun uzun vadede çözülmesini sağlayacak.

Her ne kadar kürtaj tartışmaları şimdi bahsedeceğim konuya büyük darbe vurmuş olsa da, AKP kadın-erkek eşitliğine göreve geldiği günden beri değer verdi. Aile içi şiddetin üzerine gidildi; şiddet kullanan kocalara karşı uygulanan cezalar sertleştirildi. 1. AKP hükümeti döneminde 5393 numaralı belediye kanunu meclisten geçirildi. Bu kanunla nüfusu 50.000’in üzerimdeki belediyelere sığınma evi açma zorunluluğu getirildi. 2004’te kabul edilen ceza kanunuyla, kadına yönelik cinsel şiddet içeren suçlar Genel Ahlak ve Aile Düzenine Karşı İşlenen Suçlar kapsamından çıkartılıp Kişilik Hak ve Özgürlüklerine Karşı İşlenen Suçlar kapsamına sokuldu. Ayrıca, cinsel şiddet içeren suçların kapsamı genişletildi. Töre cinayetleri Nitelikli İnsan Öldürme olarak kabul edildi. Aile içi şiddet işkence kapsamında cezalandırılmaya başlandı. Bu değişikliklerin pratiğe aktarılmasından çeşitli aksaklıklar olduğunu Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Fatma Şahin kabul ediyor. 28239 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun geçtiğimiz Mart ayında pratiğe aktarılma sorununu aşabilmek amacıyla meclisten geçirildi. Temmuz 2006’da Recep Tayyip Erdoğan kadınlara yönelik her türlü şiddet eyleminin kökünü kurutmayı amaçlayan bir Başbakanlık Genelgesi yayınladı. Genelgede kadınlarımızın korunması bir devlet politikası” olarak tanımlandı. AKP göreve geldiği günden bu yana, meclisteki kadın milletvekili oranı %4.4’ten %14.4’e yükseldi.

Madalyonun öteki yüzünü çevirecek olursak, eğitim sisteminde taze yapılan değişiklikle 8. eğitim senesinden sonraki 4 seneye evden devam edilebilmesi tabi ki kız çocukları için olumlu sonuçlar doğurmayacak. Öte yandan, evlilik yaş kriteri 18 yaşından gün almak olarak kaldığı sürece, lisede evliliğe izin verilmesinin çok büyük bir probleme yol açacağını düşünmüyorum. Benim zannettiğimden daha büyük bir problem olsa dahi hükümetin kadın haklarını korumak için yapmış olduğu tüm girişimlerin yanında bu eksinin çok da abartılmaması gerektiği inancındayım. Dev bir eksi olan kürtaj meselesini ise muhafazakar yaşam biçiminin dayatılması başlığı altında bir sonraki yazımda ele alacağım. Kürtajı bugünlük konunun dışına çıkartırsak, AKP’nin genel olarak, 3 dönem boyunca, kadınların dimdik arkasında durmuş olduğunu söyleyebiliriz.

AKP’nin ekonomi yönetimi, dış politika, sosyal güvenlik, TSK ve mağdur kesimlerin haklarının korunması alanlarında ülkemize sağlamış olduğu net katkıları örneklerle açıklamaya çalıştım. Alanlara özel politikalarına ek olarak, bir de bu alanların tümünü ve daha fazlasını olumlu yönde etkileyen 2 genel özelliği var AKP hükümetinin: karizma ve istikrar. Başbakanımızın usta hatipliği, dayı tavırları ve uzun boyu devletimizi karizmatik kılıyor. Bunun neticesinde, ülke dışında Türkiye’nin nüfuzu artıyor; ülke içinde de hükümetin iş bitirici olması sağlanıyor. Devlet gerçek bir liderin yönetimi altında belki de çok partili dönemin en yüksek verim seviyesi ile çalışıyor. Buradaki verim kelimesi sakın yanlış anlaşılmasın. AKP’nin tüm politikalarının mükemmel olduğunu falan iddia etmiyorum. Yalnızca devleti bir holding şirketi olarak değerlendirip sıkı liderliğin operasyonel verimlilik getirdiğini söylüyorum.

Artan verimlilik, yani iş bitiricilik, AKP’nin yeniden seçilmesine büyük katkıda bulunuyor; yeniden seçilmek de beraberinde istikrar getiriyor. İstikrar yalnızca Batılı ülkelerin ve finans piyasalarının hoşuna gitmekle kalmıyor. Aynı zamanda da devletin sürekli artan bir deneyimle yönetilmesini sağlıyor. Deneyimi artan bir şirket yöneticisinden bekleneceği gibi, bakanlar daha iyi bakanlık, milletvekilleri de daha iyi milletvekilliği yapıyorlar. Devlet kurumlarının üst düzey bürokratları daha seyrek olarak değişiyor. Neticede de devletin halkına hizmet sunma kabiliyeti artıyor. Tabi karizma ve istikrar bir tek hizmet sunma kabiliyetini arttırmıyor; beraberinde kontrol kabiliyetini de getiriyor. Kontrol tutkusu, abartıldığında, diktatörlüğe kadar uzanabilecek tehlikeli bir yol açıyor... Dua edelim de bu tutku AKP’den uzak olsun. Dedemin yazlıktan arkadaşı dualarıma katılacaktır şüphesiz.

Boşluksuz 6000 vuruşu çoktan aştık... Kontrol tutkusu meselesine hükümetin eksileri üzerinde duracağım bir sonraki yazımda derinlemesine gireceğim.

2 yorum:

  1. artı ve eksileri bir yazıda okuyabilmek memnun etti beni, elinize sağlık

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim, Yonca Hanım...

      Sil

Sevilen