17 Haziran 2012 Pazar

Ampul Sönerken...




Geçen hafta 10 yıllık AKP hükümetinin ana artılarından bahsetmiştik. Bu şapka çıkartılacak kazanımların bir yazıda toplanması Dedemin yazlık arkadaşı gibi, AKP karşıtı okurlarca hoş karşılanmadı zannedersem. O halde, durumu objektif hale getirmek için AKP’nin eksilerinden de bahsedelim ve analizimizi bir sonuca bağlayalım. Zor olacak ama hangi kefenin ağır bastığına, en azından bireysel bazda, karar verebileceğiz galiba.

Yargı Adaletsizliği... İşte bu AKP’nin kanayan yarası. Sakın “Hükümet ile yargı birbirinden bağımsız ama...” gibi naif yorumlarda bulunanlara kulak asmayın. Yargıyı oluşturan kanunları AKP kontrolündeki meclis çıkartıyor; eski AKP Dışişleri Bakanı Abdullah Gül onaylıyor. Eskiden çıkartılmış kanunları da gerekirse Kanun Hükmünde Kararname yöntemi ile jet hızıyla değiştirebiliyorlar. Hatta kimi zaman yasa değiştirmeye de gerek kalmıyor. Başbakan bir kükrüyor, Özel Yetkili Savcı Mit Müsteşarı’nı ifadeye çağıramaz oluyor! Son Anayasa değişikliği de yürütme ve yargının birbirinden ayrılabilmesini neredeyse imkansız kıldı. Yeni anayasaya göre, Cumhurbaşkanı’nın direkt olarak seçtiği 4 üye ve TBMM’nin seçtiği 3 üye ile toplam asil üye sayısı olan 17’nin 1/3’inden 1 fazlasının oylarını AKP manipüle edebiliyor. Böylece, 2/3 çoğunluk gerektiren en önemli Anayasa Mahkemesi kararları dilendiği zaman hükümetçe engellenebilecek.

Yargı adaletsizliği sorunu AKP’nin vakt-i zamanında tabanını mağdur ettiklerine inandığı askerlere, entellere ve politikacılara karşı bir cadı avına girişmesiyle tepe noktasına ulaştı. Tabi Orta Çağ Avrupa’sında yakılan cadıların bir kısmı toplum için gerçekten zararlı kişilerdi. Aynı durum muhtemelen Silivri’de yatanların da bir bölümü için geçerli ancak suçu ispatlanmadan, sanıklara yüzlerce gün tutuklu tutulma suretiyle ceza çektirilmesi resmen insan hakları ihlali. Zaten durum böyle olduğu için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de tutuklulukları 3 ila 4 yıl arasında değişen Tuncay Özkan, Levent Bektaş ve Levent Göktaş’ın başvurularını kabul etti. İşin başka bir ürkütücü tarafı da bu insan hakları ihlaline maruz kalan tutuklu sayısı. Adalet Bakanının Mart ayında açıkladığı verilere göre, ceza davalarında tutuklu yargılama oranı yalnızca %1,28 ancak bu tutuklamaların %96’sı son 3 yıl içerisinde yapılmış. Bu istatistik dalgalar halinde tutuklama yapmanın ne kadar İN olduğunu ifade ediyor. Balyoz, Ergenekon, KCK, Şike, AKP’li olmayan belediye baskınları...

Hükümet muhalifleri de Ergenekoncular” gibi adaletsizce yargılanıyorlar. En doğal demokratik haklarını kullanıp hükümeti protesto eden 3 öğrenciden 2’sinin polis tarafından tartaklandıktan sonra 8 yıl 5 ay 20 gün hapse mahkum edilmeleri canımı sıkıyor. Canımı daha da fazla sıkan şey öğrencilerin beraatını isteyen Savcı Kasım İlimoğlu’nun Adalet Bakanı’nın başkanlık ettiği Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından sürgün edilmiş olması ve yeni savcının çocukları örgüt üyesi olarak fişleyip haklarında 15 yıl hapis cezası istemesi. Gerçi bu savcı değiştirme numarasına Deniz Feneri e.V davasından aşinayız... Tabi protestocu öğrenciye bu denli kafayı takmış bir zihniyetin ana muhalefet liderine Silivri’yi toplama kampına benzettiği için fezleke hazırlatması da normal karşılanmalı! Ne gerek var böylesine adalet-yok-edici girişimlere? AKP kadar zeki ve organize bir partinin istibdat rejiminin uzun vadede daha fazla protestoya sebep olduğunu bilmesini beklerdim. Örneği Akdeniz’in karşı kıyısında...

İstibdat yaklaşımının hakim olduğu başka bir saha da muhafazakar olmayanların yaşam alanları. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu’nun 2011’de yayınladığı yönetmelikle içki satış ve kullanımına IV. Murat dönemini aratmayan kısıtlamalar getirtildi; kürtaj yasaklanmaya çalışılıyor; Başbakanımız dindar bir nesil” yetiştirteceğini vurguluyor. Bunların hiçbir tanesi devletin görevi değil! Devletin görevi vatandaşlarına birbirlerine zarar vermeden diledikleri gibi yaşama imkanını, mümkün olan en yüksek refah seviyesinde, adil bir şekilde sunmak. Bırakın isteyen camisine gitsin, isteyen meyhanesine.

Aynı şekilde, isteyen kürtajını şu anki yasal süre çerçevesinde yaptırsın; isteyen de bir ömrü bakire geçirsin. Kürtaj tartışmasının odak noktasında ceninin ne zaman bireye dönüştüğü yatıyor ve bu konuda hem bilimsel hem de dini açıdan sonuca bağlanmaktan çok uzak bir tartışma var. Böylesine bir belirsizlik halinde cinayet ile kürtaj arasında bağ kurmanın bir manası var mı, Allah aşkına? Bu tip kararların vicdani muhakemesini yapmak devlete düşmez. Şayet günah olduğuna inanılıyorsa, kürtajın günahı yaptıranın boynuna; devletinkine değil.

Tabi tüm bu münferit örnekler günün sonunda Başbakanımızın “dindar nesil” söylemini doğuruyor. Gençlere dindar bir neslin ferdi olma imkanını vermek pek ala, pek güzel ama bu yolu tercih etmeyenleri zorlamaya kimsenin hakkı yok. Hükümetimize sesleniyorum; sizleri dindar olmamak için baskı altında tutan geçmiş hükümetlerin size çektirdiklerini hatırlayın ve cumhuriyetçilerle süregelen bu kan davasını olgunluk gösterip siz bitirin. Benim kafamın yettiği kadarıyla, Müslümanlık da bunu gerektiriyor...

Hükümetimiz maalesef baskıyı seviyor. Medya da yeni nesiller gibi sık sık bir taraflara çekiştiriliyor. Muhalif medyanın güçlü sesleri bir bir susturuluyor. Kovulanlar: Emin Çölaşan, Mine Kırıkkanat, Can Dündar... Köşe yazarları devlet yetkililerinin açtıkları davalarla boğuşmaktan işlerini yapamıyorlar. Örneğin, Başbakan Erdoğan, Ahmet Altan’a bir köşe yazısından dolayı 30.000 TL’lik manevi tazminat davası açtı Mart ayında. Hürriyet’e rekor vergi cezaları kesildi. Ve daha niceleri...

Sağlam bir kaynaktan duyduğuma göre, NTV’nin sahibi Ferit Şahenk Bakan telefonlarından artık bıkmış. Arayan Bakan, Bizim hakkımızda böyle böyle söylemiş senin kanal; yakışmadı.” dediğinde Ferit Bey kibarca, “Efendim, o kanaldan sorumlu bir genel yayın yönetmenimiz var. Dilerseniz sizi onunla görüştüreyim.” diye cevap veriyormuş. Bunun üzerine Bakan sinirlenip, “O senin çalışanın değil mi? Söyle bir daha böyle şeyler yayınlamasın.” deme cüretini gösterebiliyormuş! Bu durumdan bunalan Ferit Bey de NTV’yi daha suya-sabuna-dokunmaz bir kanala dönüştürmeye karar vermiş. Görüşmeye gittiğim, çok iyi tanıdığınız bir gazeteci de bana şöyle dedi: “Vallahi Murat, vaktimin büyük bölümü ne yazacağıma değil de ne yazmayacağıma kafa patlatarak geçiyor.” Dünyada en fazla sayıda tutuklu gazeteci bulunan 5. ülke olduğumuz da hesaba katılırsa, memlekette basın özgürlüğünün yok olduğu su götürmez bir gerçek olarak karşımıza dikilecektir. Tabi basın özgürlüğünden yana olmayan bir zihniyet düşünce özgürlüğünden de yana olamaz. Nitekim Elif Şafak’ın Baba ve Piç’i gibi kitaplar yasaklanmaya çalışılıyor; Youtube zaman zaman engelleniyor. Sonumuz hayır ola...

Bir diğer büyük eksi terör sorununun çözülememesi. Aktifhaber sitesinin haberine göre, AKP’nin göreve geldiği 2002 yılında 7 sivil vatandaş ve 7 asker/polis şehit olmuşken, 2008 yılında 51 sivil ve 171 personel şehit oldu. Bu yürek burkan sorunun çözülememesinin 2 ana sebebi var: Kürtlere talep ettikleri hakların istenilen hızda verilmemesi ve TSK’nın beklenen performansı gösterememesi. Bir önceki yazımda Kürt vatandaşlarımızın haklarını göreceli olarak koruduğu için AKP hükümetini övmüştüm. Övgülerim hala geçerli. AKP’nin şimdiye kadar bu konuda atmış oldukları adımlar her ne kadar toplumsal olarak sevindirici olsa da askeri açıdan yeterli değil. PKK desteğinin azaldığının bariz bir şekilde gözlenebilmesi için 2002’den bu yana daha fazla hakkın, daha hızlı bir şekilde Türkiyeli Kürtlere teslim edilmesi gerekirdi. Şimdiye kadar atılabilecek olan adımların içine pek çok Kürt vatandaşımıza göre bölgesel yönetimlerin kuvvetlendirilmesi eklenebilirdi.

Terör sorununun çözülememesinin ikinci sebebi de TSK. Doğu’da bir merkez karakolunda Jandarma eri olarak yaptığım askerliğimden yola çıkarak, TSK’nın etkili bir mücadele sürdürebilmek için ne gerekli insan kaynağına, ne eğitime, ne yönetime, ne de ekipmana sahip olduğunu söyleyebilirim. Zaten eğer benim kısıtlı deneyimim gerçekleri yansıtmıyor olsaydı 1984’deki ilk saldırıdan bu yana örgütü ülke dışına atmış olurlardı. Şimdi TSK sivil iradenin kontrolüne girmiş olduğuna göre eksik olan tüm unsurlar tespit edilmeli ve ordumuz etkili bir mücadele için evrim geçirmeli; Uludere faciası gibi olayların (ister hükümete karşı yapılmış bir komplo olarak kabul edin, ister Genel Komutanlığın beceriksizliği olarak) en kısa zamanda önüne geçilmeli. Tabi bunlar uzun zaman alan, zor adımlar. Öte yandan, 10 senelik bir iktidar boyunca askerin performansının geliştirilememiş olmasını kabullenemiyorum. Bundan sonra gerekli politik ve askeri adımların tandem içerisinde atılacağını umuyorum.

Milli savunma gibi kaos girdabında kaybolmaya yüz tutmuş bir de eğitim sistemimiz var, ne yazık ki. Okul öncesi eğitime son değişikliklerle dahi zorunlu hale getirilmiyor. Yabancı dil öğrenimine çok geç (yeni sistemde ikinci 4 yıl) ve seyrek derslerle başlanıyor. İlköğretim sistemi birkaç yılda bir değiştiriliyor; sınav aralıkları ve içerikleri fıldır fıldır oynuyor; veliler çocuklarının karne alıp almayacaklarından dahi emin olamıyorlar. Bu durum okul ortamındaki akademik disiplini olumsuz etkiliyor; öğrencilerin öğrenme verimliliği azalıyor. Nitekim, uluslararası araştırmalar Türk öğrencisinin akademik yetkinliğinin artması gereken tempoda gelişemediğini ortaya koyuyor. Hacettepe Üniversitesi’nden Fatma Kübra Çelen ve arkadaşlarının çalışmasına göre, Türkiye’nin 2009 Uluslararası Öğrenci Başarılarını Değerlendirme Projesi (PISA) puanları 2003’e göre az da olsa” gelişme göstermiş. Bu kısıtlı gelişme sonucunda katılımcı ülkelerin ancak yaklaşık %30’unu geride bırakabilmişiz!

Üniversiteye giriş ezbere dayalı tek bir sınava bağımlı olmaktan kurtulamadı. Bu bağımlılık yüzünden öğrencilerin lise çağları heba oluyor. Lisede idealist bir şekilde, öğrenmek için öğrenmeye ve ilgi alanlarını keşfetmeye vakit harcamaları gerekirken öğrenciler dershanelere tomar tomar para akıtıp mekanik bir şekilde test çözüyorlar. Çözdükleri testlerin hizmet ettiği Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı (YGS) da objektif bir şekilde değerlendirilse bari! Vatandaşın en çok güvendiği devlet kurumlarından Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) kopya skandalının akabinde bildiğiniz gibi çöktü. Kurum yeniden yapılanmaya çalışırken liseliler test çözmeye son hız devam ediyorlar.

Üniversitelerde de durum pek parlak değil. Kastamonu’daki 1. Jandarme Er Eğitim Taburu’nda averaj üniversite mezunumuz hakkında iyi bir fikrim oldu. Dar görüşlü, tartışmayı bilmeyen, kendi alanında dahi uzmanlığı şüpheli, ukala bir genç adam... Tabi bu averajı aşağı çeken, yalnızca kısa dönem askerlik yapabilmek için açık öğretimden mezun olmuş bir grup olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. Her ne kadar Milli Eğitim Bakanlığımızın meslek lisesi mezunlarını arttırmak (2005-2011 arasında yaklaşık %50’lik artış) gibi doğru politikaları varsa da yanlışlarının ağır bastığı ortada. Türkiye bahsettiğim üniversite mezunu genç profiliyle pek ileri gidemez. Bir an evvel öğrencinin tablet bilgisayarıymış, sütüymüş, bunları bırakıp meselenin kalbine inseler iyi ederler.

İyi işleyen bir eğitim sistemi olmadığı zaman memlekette yeterli sayıda, üretken bilim adamı ve mühendis de yetişemiyor. Ne yazık ki Türkiye teknoloji üretemiyor. Her ne kadar 2002’de 73 olan yerli patent tescil rakamı 2011’de 847’ye yükselmiş olsa da ürettiğimiz ana ürünlerin yüksek teknoloji gerektiren parçalarını hala ithal ediyoruz. Pek gurur duyarak montaj hatlarından çıkardığımız otomobillerin motorları, müteahhitlikte gelişmekte olan dünyaya yol gösterme eğilimi içinde olan inşaat sektörümüzün kullandığı iş makinaları, artık neredeyse her vatandaşın erişim imkanının olduğu cep telefonlarının çalışmasına olanak tanıyan uydular ve hatta bu yazıyı okumak için kullandığınız cihazın işlemcisi Türkiye’de üretilemiyor. Kuvvetli bir teknolojik altyapı üzerine bina edilmemiş bu tip “başarılar” da kursağımızda kalıyor; cari açık olarak bize geri dönüyorlar.

Tabi ki bir ülkenin kullandığı tüm ürünleri üretmesi beklenemez. Bu zaten ekonomik olarak mantıklı da değildir ama üretmeyi tercih etmemek ile ekonomik (uluslararası üreticiler ile rekabet edebilecek maliyetlerde) bir şekilde üretememek arasında büyük fark var. Saydığım üst teknoloji ürünlerini maalesef ekonomik bir şekilde üretme kabiliyetine sahip değiliz. Başbakanımızın favori projesi olan Türk otomobilini de üretme kabiliyetine sahip değiliz. Eğer gerçekten niyetlilerse, devlet yıllarca vergi verenin cebinden bu yerli otomobil markasını finanse eder; yeni bir parti iktidara geldiği zaman da yerli otomobil markası yok olur gider. Atılması gereken doğru adım, Çin’de yapılmış olduğu gibi, otomobil üretimini hatim etmiş bir yabancı şirketin Türkiye’de motor üretmesini sağlamak, üretim esnasında da Türk mühendislere, tıpkı Çinli mühendislere yapılmış olduğu gibi, yeterli sorumluluk verileceğinden emin olmak.

Yabancı şirketleri ikna edebilmek için ülkenin teknoloji üretebilme potansiyelinin yüksek olması lazım. Eğitim sisteminin kapasiteli bilim adamı ve mühendis yetiştiriyor olması, araştırma-geliştirmeye (ar-ge) yeterli ölçüde kaynak ayrılıyor olması lazım. İşte hükümetin en büyük eksiği burada. 2009 yılında GSYH’da ar-ge harcamalarının payı %0.85’ti! (aynı oran İsrail’de %4.27) Birçok uluslararası yatırımı kapmak için yarıştığımız Güney Afrika’nın dahi arkasındayız. Neticede, teknolojik olarak Avrupa’yı yarım asır geriden takip eden bir Türkiye ile baş başa kaldık. Oysa Çin, dünyanın en ekonomik elektrikli otomobilini üretme yarışında gelişmiş dünyaya kafa tutuyor. Maalesef, Türkiye’nin kendine özgü, niş bir teknolojik üretime geçebilmesi için onlarca fırın ekmek yemesi lazım...

İlaveten, bir de bahsettiğim tüm alanları ve daha fazlasını etkileyen, genel bir özelliği var AKP iktidarının: otoriterlik. Başbakanımız sürekli sinirli. Ne zaman televizyonu açsam bağırıyor, çağırıyor. Çok nadiren gülümsüyor. Gülümseme de genelde muhalefet partilerini küçümsemek için kullanılıyor. Bir parça sert çıkmak iyidir; çalışanları yola getirir ama bu kadar fazla korku salmak operasyonel işlevselliği azaltır. Bakanlar Kurulu üyelerinin dahi tüm samimiyetleriyle kafalarındakini Beyefendi ile paylaşabildiklerini zannetmiyorum. Özellikle verilmesi gereken kötü bir haber olduğunda bu bilgiyi mümkün olduğunca makyajlayıp Başbakana öyle sunduklarına veya hiç sunmadıklarına inanıyorum. Böyle olunca da üzeri örtülen sorunlar git gide büyüyebiliyor. Tabi durumun milletvekilleri, bürokratlar, teknokratlar için de benzer olduğunu düşünüyorum.

Operasyonel işlevselliği azaltmak dışında bir de toplumun tansiyonunu tepe noktasına çıkartıyor otoriterlik. Televizyonda Başbakan Kemal Kılıçdaroğlu’na bir hışımla yüklendiğinde kahvede de AKP’li CHP’liye yükleniyor; Başbakan sert bir dille kürtajın cinayet olduğunu söylediğinde muhafazakar kadın ile liberal kadın karşı karşıya geliyor; dindar bir nesil yetiştireceğini dikte ettiğinde mazbut sünniler ile olmayan herkes kutuplaşıyor. Velhasıl kelam, AKP iktidarının otoriterliği hem devletin çalışma verimini azaltıyor, hem de Türk toplumunda huzur bırakmıyor.

İşte böyle... AKP’nin pek çok eksisi, pek çok da artısı var. Ama hangisi ağır basıyor? Bir tarafta artılar: ekonomi yönetimi becerisi, ezber bozan dış politika, kapsamlı sosyal güvenlik, devlet-üstü statüsü yitirtilen TSK, mağdur muhafazakarların, Kürtlerin ve kadınların haklarının korunması, karizma, istikrar. Diğer tarafta eksiler: adaletsiz yargı, muhafazakar olmayanların mağdur edilmesi, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, çözülemeyen terör sorunu, karmakarışık bir eğitim sistemi, çağı yakalayamayan teknoloji, otoriterlik.

Mutlak anlamda bir karşılaştırma yapmaya çalıştım; beceremedim. Önce her eksiye ve artıya önem derecesine göre bir puan vereyim dedim; baktım kullanılan puana aralığına göre sonuçlar değişebiliyor. Sonra ikili maçlar yaptırayım dedim. Mesela ekonomi teknolojiye karşı; dış politika yargıya karşı... Kazanan tarafın kim olduğuna göre eksi veya artı kolonuna bir çentik atacak, toplam çentik sayısına göre de eksilerin mi artıların mı ağır bastığını görebilecektim. Bu da aptalca, çünkü bazı artılar ve bazı eksiler elmaya armut kalıyor; maç sonucu belirlenemiyor. Dolayısıyla değerlendirmeyi mutlak olarak değil de bireysel yapmaya karar verdim.

Bencil olmak gerekirse, ekonomi yönetimindeki beceriyi gündelik hayatımda hissedemiyorum, çünkü tüm asker arkadaşlarım işsiz. Yenilikçi dış politika göğsümü kabartmaktan öteye gidemiyor. Çok şükür, sosyal güvenliğe muhtaç değilim. TSK’nın devlet-üstü statüsünü yitirmesi gündelik hayatımı etkilemiyor. Muhafazakar, Kürt veya Kadın değilim ki hakkım korunsun. Hükümetin karizma ve istikrarı da hayatıma bire bir nüfuz etmiyor. Bilim adamı, mühendis veya girişimci değilim ki teknolojik gerilikten mağdur olayım. Gümrükler açık olduğu sürece ihtiyacım olan bütün ürünler elime geçiyor nasıl olsa. Terör bölgesinde yaşamıyorum. Öğrenciliğim biteli de 4 yıl oldu. Benim bile kulağıma iğrençlik seviyesinde bencilce geliyor ama şimdiye kadar saydıklarım bireysel olarak beni ilgilendirmiyor.

Öte yandan, adaletsiz yargı ve düşünce özgürlüğünün kısıtlanması yazarlık/gazetecilik yapmayı düşündüğüm için beni çok ama çok endişelendiriyor. Muhafazakar olmayanların mağdur edilmesi beni rahatsız ediyor, çünkü ben muhafazakarlara büyük saygı duyan bir liberalim. Eminim bunu şimdiye kadar fark etmişsinizdir. Ayrıca, çoğu zaman televizyonu açtığımda Başbakan’ın otoriter tonu ile beni ve benim gibileri azarladığını hissetmek moralimi bozuyor. Uzun lafın kısası, beni bireysel olarak AKP’nin hiçbir artısı etkilemiyor ve eksilerin bir kısmı etkiliyor. Yani, bireysel olarak omuzlarıma eksiler artılardan çok daha ağır geliyor. AKP’nin ilk döneminde paranoyakça yorumlarda bulunan Dedemin yazlık arkadaşı, “Haklı çıktı.” demeyeceğim ama muhafazakar ve liberallerin yan yana, huzur içinde yaşayabilmelerinin kolaylığı hakkındaki naifliğimi kabul ediyorum.

Artı-eksi yarışının mutlak anlamda, ülke genelinde benim bireysel kanaatimden çok farklı olabileceğini biliyorum. Pekiyi, mutlak anlamda hangisinin ağır bastığını nasıl öğreneceğiz? Aslında gayet basit ama grup çalışması gerektiriyor. Benim bencilce, kendi kendime yaptığım artı-eksi analizini kendinize uygulayıp hangi kefenin ağır bastığını aşağıdaki basit ankette belirtirseniz cevaba bir adım daha yaklaşmış oluruz. Herhalde demokraside oy verenler için mutlak yargılara yer yok. Tezat bu ya, mutlak sonuca ulaşmak bir anlık bencillik gerektiriyor...


Adnan Hoca'dan Dindar Nesil Karikatürü: http://www.youtube.com/watch?v=7zS_IF2PqTk


Boşluksuz 6000 vuruşu çoktan aştık... Bu kadar geniş bir konuyu daha fazla daraltamadım; kusura bakmayın. Haftaya 6000 sınırı içinde, daha hafif bir yazı yazacağım. Söz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sevilenler