27 Mayıs 2012 Pazar

Okyanus Üstünde Çeyrek Cumhuriyet



Amerika’daki üniversite yıllarımın ilk yarısı çok sıkıntılı geçti. Sıkıntımın ana sebebi İstanbul’daki lise yatakhanemin samimi ortamını üniversitemde yakalayamamış, lisedeki kardeşlik bağlarını üniversite sınıf arkadaşlarımla kuramamış olmamdı. Bizim gibi çalçene dertlerini paylaşmıyor, arkadaşının iç dünyasını merak etmiyor, karşısındakine kolay kolay güvenmiyorlardı. Bu yüzden de, bırakın kardeşliği, arkadaşlıktan dostluğa terfi etmek bile neredeyse imkansızdı. “Herhalde bunların gerçek dost edinme gibi bir gereksinimleri yok!” diye düşündüm ilk başlarda. Ama bu insanlık dışı bir tutum değil miydi? Sonradan fark ettim ki böyle bir temel gereksinimleri tabi ki var; yalnızca dost edinme yöntemleri farklı. Bana içlerini dökmelerini sağlayabilmem için onlarla beraber, kendilerini güvende hissedecekleri kurumsal bir sosyal yapının parçası olmam gerekiyordu. Bu kurumsal yapı bir spor takımı, ciddi bir ders dışı etkinlik kulübü veya bir kardeşlik derneği (fraternity) olabilirdi. Benzer sosyal gruplar vesilesiyle Amerikalı’nın kabuğunu kırmayı sonunda başardım! En az 15 tane gerçek, Amerikalı dostum oldu. Bunlardan Colleen (Koliyn) geçtiğimiz hafta evlendi. Sağ olsun, bana aylar öncesinden davetiye göndermiş, benim için seyahat organizasyonunu yapmıştı. Ben de onu kıramayarak, mahalle kuyumcumdan çeyrek cumhuriyet altınımı alıp New York’a doğru yola koyuldum.

Colleen’in düğün etkinlikleri New York’un batı sahilindeki bir barda Perşembe akşamüstü verilen kokteylle başladı. Damat Jonny üniversitede Colleen ve benim bir üst dönemimizden, Los Angeles’lı, yakışıklıca bir çocuktu. Gelin ve Damat ailelerinin arasındaki bariz fark gözden kaçmıyordu. Colleen’in ailesi Amerika’nın Doğu Sahili’nin, Jonny’nin ailesi ise Batı Sahili’nin tipik özelliklerini taşıyordu. Gelin tarafı ne kadar sakin, kibar ve mazbutsa, damat tarafı da o kadar hareketli, rahat ve dine mesafeliydi. Bu derin farka rağmen hem evlenen çift arasında hem de aileler arasında müthiş bir uyum vardı. Allah nazardan saklasın...

Nikah Cumartesi günü 17:00’da, New York’un dışında, Rye (Ray) adında varlıklı bir kasabada gerçekleşti. Colleen’in lise yıllarını geçirdiği Katolik okulunun kilisesinde yerime oturdum. Yaklaşık 200 davetli bir Katolik kilisesine göre son derece sade olan mekanı doldurmuştu. Mihrabın sağ alt köşesinde konuşlanmış olan telli dörtlüsü füg icra etmeye başladı. İlk olarak annesiyle beraber damat salona girdi. Onu sağdıçlar ve nedimeler takip etti. Anne ve babasıyla beraber gelin giriş yapmadan onu vaftiz etmiş olan rahip tüm misafirlerin ayağa kalkmasını rica etti. Sade ve şık bir gelinliğin içinde Colleen mihrabın hemen önündeki sıraya oturdu. Sırasıyla, gelin ve damat tarafının en yaşlıları, baş nedime ve baş sağdıç İncil’den ayetler okudular. İhtiyar rahip pek de etkileyici olmayan bir vaaz verdikten sonra gelin ve damadı evlilik yemini etmek için mihraba çağırdı. Damat gelinin, gelin de damadın yüzüğünü taktı. Rahip damadın gelini öpmesine izin verdi ve yer yerinden oynadı. Herkes bir yandan alkış tutup bir yandan sevinç göz yaşları dökerken rahip ince bir kesenin içine cam bir bardak koyup keseyi yere fırlattı. Bardak kırıldığında sağdıçlar hep bir ağızdan İbranice sözler haykırdılar. Meğerse bu, bir açıklamaya göre, düğünün içip eğlenmekten ibaret olmadığını sembolize eden bir Musevi geleneğiymiş. Böylece bizim damadın Musevi olduğunu anlamış oldum. Çiçeği burnunda çift alkışlar ve çığlıklar arasında kiliseyi terk ettiler. Onları klasik müzik eşliğinde aileler, nedimeler, sağdıçlar ve sıra sıra misafirler takip etti. Ne yalan söyleyeyim, Colleen için çok mutlu olmuştum ama mekanın sadeliğinden ve rahibin karizma eksikliğinden dolayı tüylerim diken diken olmamıştı. Üstüne üstlük, geline altınımı takmak için bir fırsat yakalayamamıştım.

Misafirleri otobüslerle yakındaki bir golf kulübüne taşıdılar. Yaşlı bir ormanın ortasında, uçsuz bucaksız, yeşil bir açıklığa kurulmuştu kulüp. Bina sömürge dönemi Kenya malikanelerini andırıyordu. Koyu bir taşla çevrili giriş katı, tuğlayla örülmüş üst katlar, düz bir çatı ve İyonik kolonlar... Avluda şampanya ikram edildikten sonra yemek için içeriye geçildi. Salon ufak, samimi ve şıktı. Beyaz örtülü, yuvarlak masaların etrafında koyu kahverengi sandalyeler diziliydi. Masalarla çevrili olan parke dans pistinin üzerinde 2 büyük kristal avize asılıydı. Pencereler ve dans pisti arasına da orkestra sıkıştırılmıştı. 4 vokalistli, insanın gerçekten kulağının pasını alan bir caz grubu sahnedeydi. Daha misafirler masalarındaki yerlerini almadan ilk dans için orkestra sanatını icra etmeye başladı. Dans biter bitmez mezeler ve salata servis edildi. Sonra, orkestra foxtrot çalmaya başladı. Bir kez daha herkes kendini dans pistine attı. Bizim düğünlerimizde önce blok halinde yemek yenir; sonra da blok halinde dans edilir. Bu yüzden, Amerikan düğünündeki düzene ayak uydurmakta ilk başta zorlandım ama sonradan hoşuma gitti. Belki kendi düğünümde de bir parça yemek bir parça dans sistemini uygularım. Tabi hanım izin verirse...

Bizim gelin masaları çok güzel organize etmişti. Masa19’da üniversiteden 8 Amerikalı dostumla beraberdim. Bunlar benim için kıymetli insanlardı. Örneğin, doktor arkadaşım Alex ben Kenya’dan kaçtıktan sonra beni Güney Afrika’da misafir etmişti. Öte yandan, kimisini 4 yıldır görmemiştim. Somon balıklarımızı beklerken eski günleri yad edip dertleşmek için bolca vaktimiz oldu. Amerika’da yaşadığım yıllarda değerli ilişkiler kurmuştum. Mezun olduktan sonra dostlarımın büyük bir kısmı New York’ta yaşamaya başlamıştı. Ben ise dünyayı dolaştıktan sonra vatana kesin dönüş yapmıştım. Email grupları, Facebook, Skype gibi teknoloji ürünleri her ne kadar yardımcı oluyor olsa da araya Atlantik okyanusu girdikten sonra ilişkileri devam ettirmek çok ama çok zor. Bu düğün Amerika’daki ilişkilerimi tazelemem için bulunmaz bir fırsat oldu.” diye geçirdim aklımdan somon filetoyu keserken.

Biz hapur şupur ana yemeğimizi yerken, aile bireyleri hem duygulu hem de esprili konuşmalar yaptılar. Mikrofonu ilk önce gelinin babası aldı. Kızının doğumundan başladı anlatmaya. Colleen’in hayatının dönüm noktalarının üzerinde tek tek durdu; damatla ilk tanıştığı günden bahsetti, ve gözleri yaşlı bir şekilde oğlan tarafına, kızını ailelerine kabul ettikleri için şükranlarını sundu. Çolak koluna rağmen nasıl da uzun uzun dans etmişti kızıyla... Aralarında özel bir bağ olduğu belliydi ve kızının yuvadan uçtuğunu görmek ona çok ağır geliyordu. Sonra, mikrofonu gelinin 2 küçük kız kardeşi kaptı. Erkek kardeş sahneye çıkmadı, çünkü kemoterapi geçirmişti. Saçları dökülmüştü; kendine güveni sarsılmıştı. Kızlar ablalarını nasıl ilk başlarda Jonny’den kıskandıklarını ama sonra kimsenin oyun oynamak istemediği zamanlarda damat onlarla oynadıkça onu çok sevdiklerini anlatarak herkesi güldürdüler. Oğlan tarafından kim konuşacak diye merak ediyordum. Bir tansiyon hakimdi oğlan tarafının içinde. Nikah sonrasında damadın annesi ve eşkalini tam olarak tespit edemediğim daha yaşlı bir bayan kapışmışlardı. Damadın annesi, damadın babasının yeni karısı olduğundan şüphelendiğim bayanı az daha dövüyordu! Ben bu kavga sahnelerini kafamda tekrar canlandırırken damadın abisi kaptı mikrofonu. Büyük dürüstlük ve şüphesiz biraz da sarhoşluğun etkisiyle aynı anneden ve farklı babadan olan kardeşinin kendinden ne denli üstün olduğunu itiraf etti. “Eğer farklı kulvarlarda koşmasaydık bu dengesizlik büyük problemlere sebep olabilirdi. Seninle yan yana koşmaktan ve gücüm yettiğince sana destek olmaktan kıvanç duyuyorum.” diye ekledi. Sonra annesi ile göz teması kurdu. Bir annenin yalnız başına çocuk büyütmesinin ne kadar zor olduğunu çok iyi bildiğini yutkunarak söyleyip ona kardeşini ve kendisini yetiştirdiği için teşekkür etti. Damadın abisinin sözlerinde sanki nikah sonrasındaki sürtüşmeye ince atıflar vardı. Keşke bizim düğünlerimizde de böyle içten konuşmalar olsa; ailelerden bir tanesinin nikah şahidi yapılmış patronunun basma kalıp laflarıyla konuşmalar geçiştirilmese...

Normalde düğünlerde çok hareketliyimdir ama burada bir türlü havaya giremedim. Müziğin türünden midir yoksa Amerikalıların dans pistindeki kabızlığından mı bilinmez... Tabi bizim düğünlerdeki gibi halay çekilmesini veya Kenan Doğulu çalmasını beklemiyordum ama en azından Latin müziği çalınabilirdi. Sonuçta Latin müziği ABD kadar Latin Amerika’dan göç alan bir ülkenin vazgeçilmez bir parçası olmuştu artık. “Niye Latin çalmıyorlar?” diye kendi kendime söylenirken Alex, “Gel; biraz hava alalım.” dedi. Bahçede biraz laflayıp geri döndük. Bir de ne göreyim? Millet düğün pastasını yiyor! Dışı bembeyaz ve üzerinde mine gibi çiçek motifleri olan, 3 katlı pasta dışarı çıkarken gözüme çarpmıştı. Ağzım sulanmıştı. Yanımdaki arkadaşımın tabağında dilimlenmiş halini gördüm. Çilekli pandispanyaların arasına krema doldurulmuştu. İçinde meyve tanesi bile yoktu. “Pek de birşey kaçırmamışım.” diye düşünerek arkadaşımın dilimine bir çatal attım. Hayatımda yediğim en lezzetli düğün pastasıydı! Garsondan bir dilim rica ettim. Kalmadığını söylediyse de bana pek inanmamıştı. İkinci dilimini kapmaya çalışan bir açgözlü olduğumu düşündü herhalde. Düğün pastasından mutlaka bir dilim yemeliydim! Saat gece yarısına yaklaşırken, herkes son danslarını ediyordu. Gelinin 90 yaşındaki Alman asıllı babaannesi bile ayaktaydı. Kafamı aniden gelin masasına çevirdim. Masa bomboştu ve pastalar tabaklarda olduğu gibi duruyordu. Usulca gelinin babasının ceketinin bulunduğu sandalyeye kuruldum ve adamcağızın pastasını yüzsüzce, tadını çıkara çıkara yedim. Beni gören diğer sırtlanlar da 1 numaralı masanın pastalarını çiğnemeden yuttular.

Saksafondan çıkan son nota tükendikten sonra otobüslerle cümbür cemaat kalacağımız otele götürüldük. Otelin barı düğün takımı için kapatılmıştı. Herkes hafif bir müzik eşliğinde dedikodu yapıyordu. Doğulular Batılıları eleştiriyor, Batılılar Doğulularla dalga geçiyor, birkaç misafir de donmuş somonun yeterince çözülmeden pişirilmesinden şikayet ediyordu. Fısıldaşmalardan bazıları da 2 bayanın nikah sonrası dalaşması hakkındaydı. Perşembe günkü kokteylden beri çeyrek cumhuriyet altınımı ne zaman geline taksam diye kıvrım kıvrım kıvranıyordum. Fiskos bulutunun içinde Colleen gayet müsaitti. Ne olduğunu anlattıktan sonra altınımı kese içinde taktim ettim. Biraz garipsese de hoşuna gitti galiba. Sarıldım ve ona bir ömür boyu mutluluk diledim. Onca yola katlanıp geldiğim için minnettardı. Diğer Amerikalı dostlarımla da aynı samimiyetle vedalaştım. Bir daha görüşmek ne zamana kısmet olacaktı acaba? Kimin düğünü vesile olacaktı bu görüşmeye? O zaman gelinceye kadar Facebook dostluğumuzun devam etmesi için yeterli olacak mıydı? 8. ve son dostumun sırtından kollarımı çekerken çok iyi biliyordum ki sabah uyandığımda onlar gündelik hayatlarına dönmüş, ben de bir okyanus öteye yelken açmış olacaktım; bir çeyrek cumhuriyet kadar hafiflemiş...


video

Boşluksuz 6000 vuruşu doldurduk bile. Politik bir konuyla bir haftaya görüşmek üzere...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sevilenler