19 Mayıs 2012 Cumartesi

Hamam Böcekleri SONbölüm (3)



Avustralyalıların yetimhanesinde 2 hafta misafir olduktan sonra Nairobi’ye geçtim. Yetimhanenin yöneticisine hayatımın belki de en zor gününde beni kurtardığı için ve çocukların büyük bir bölümünü almayı kabul ettiği için müteşekkirdim. Birleşmiş Milletler’de orta seviyede çalışan bir Yale mezununun evinde haftalarca kaldım. Allah ondan ve UNHCR’da ülke sözcüsü olarak çalışan kocasından razı olsun! Beni yedirmek, içirmek ve korumakla kalmadılar; aynı zamanda da yetimhaneyi kapattırmak için ulaşmam gereken insanlara beni ulaştırdılar. Ulusal medyaya röportaj verdim; çocuk hakları savunucusu bir derneğe elimdeki tüm delilleri teslim ettim; Merkezi Çocuk Müdürlüğü ile görüştüm. Hatırlıyor musunuz? Üniversite networkünden başka bir mezundan bahsetmiştim. Hani vakfın Kenya’da kurulmasına katkıda bulunan avukattan... O da durumla pek ilgiliymiş gibi göründü. Hatta bana şöyle dedi: Beni iyi ki bu mide bulandırıcı durumdan haberdar ettin. Bilmiyordum. İsmimi bu yetimhanenin pisliğinden arındırmalıyım.” Kenya’nın en pahalı lokantasında bana bu rezilliği ulusal televizyonda yayımlatma sözü verdi. Artık Kenya’da beklemekten başka yapabileceğim birşey kalmamıştı. Tehditler de bir taraftan devam ediyordu. Türk Büyükelçiliğini haberdar ettim. Paranoyakça ülkeden çıkışımı engelleyip engelleyemeyeceklerini sordum. 3. Katip son derece nazik bir tavırla bana kartını uzattı ve öyle bir durumla karşılaştığımda halledeceklerini ekledi.

Havaalanında herhangi bir sorun yaşamaksızın Güney Afrika’ya geçtim. Ne işin var Güney Afrika’da?!” diye sormak en doğal hakkınız, çünkü İstanbul’la Johannesburg, Nairobi’den aşağı yukarı aynı mesafede. Psikolojim kaymıştı! Hemen eve dönüp ailemi korkutmak istemiyordum. Hava almak için Cape Town’da öğretim görevlisi olan yakın bir Amerikalı arkadaşımın yanına gittim. Kendime geldikten sonra mücadelemizin 2. ayağını başlattım. İnternet diye beleşe, muhteşem bir silah var. Gönüllülerle ortaklaşa kaleme aldığımız bildiriyi yayımlayabildiğimiz her yere koyduk. Site açtık; Facebook grubu kurduk; blog tuttuk; uluslararası vakıf değerlendirme sitelerine yorumlar yazdık. Tabi biz yazdıkça Amerikalılar da yalan yanlış karşı yorumlar yazıyorlardı. Bu yorumları yazanların çoğu vakıf için internet üzerinden gönüllü olarak çalışan, vakfın hiçbir yetimhanesinde bulunmamış naif Amerikalılardan oluşuyordu. Elimdeki en büyük koz vakfa o tarihe kadar bağış yapmış tüm yardımseverlerin email listesiydi. Ortak bildirimizi bu listenin tümüne gönderdiğim anda adeta Pearl Harbor bombalanmış gibi oldu.

Bildiriyi okuyanların çoğu teşekkür edip kredi kartlarından her ay otomatik olarak çekilen bağışları iptal ettiler. Öte yanda büyük bir bölümü de bana lanet okudu. Sen kim oluyorsun da benim özel emailıma bildiri gönderiyorsun?” gibisinden... “Sana niye inanayım ki?” diyenler de vardı. Bence psikolojik bir fenomen ile karşı karşıyaydık. Bana neredeyse küfredenlerin büyük bir kısmı yıllardır bu vakfa bağış yapıyordu. Bu bağışı yaptıktan sonra da dünyaya elle tutulur bir faydaları olduğuna inanıp yüreklerine su serpiyorlardı. Artık rutine dönüşmüş olan bu rahatlama mekanizmasından kopmak istemiyorlardı. Ben de aksine mekanizmanın dişlilerinin arasına çomak sokmaya çalışıyordum. Çomağı orada çıkartmaya çalışırlarken de sinirlenip gerçekleri ellerinin tersiyle itiyorlardı. Bu kişilerden özür dilemek ve durumlarına üzülmekten başka yapabileceğim birşey ne yazık ki yoktu.

Vakıf yöneticileri beni dava açmakla tehdit etmeye başladıklarında Istanbul’a dönmüştüm bile. Bana dava açılmasına fırsat vermeden, birer dosya hazırlayıp vakıftan sorumlu olan Kaliforniya Başsavcılığı’na ve Amerikan Maliye Bakanlığı’na (IRS) suç duyurusunda bulundum. Bir taraftan da New York Times gibi ulusal Amerikan gazeteleri ile konuşup IHF ve benzerleri hakkında haber yayınlamalarını sağlamaya çalıştım. “Yapmaya çalıştıkların için seni kutluyoruz ama ekonomik krizin ortasında Amerikalıları bağış yapmaktan soğutacak bir haber maalesef yayınlayamayız.” gibi yanıtlar aldım. Artık yapabileceklerim tükenmişti; limitime ulaşmıştım. Bekleyip sonucu görecektik.

Benim yetimhaneyi terk ettiğim gün çocuklarla kalmayı tercih eden Estonyalı arkadaşım benden çok daha uzun süre Kenya’da çalıştı. Nairobi’deki avukat tanıdığım sözünü tutmayıp telefonlarıma çıkmayınca beni gelişmelerden arkadaşım haberdar etmeye başladı. Yetimhaneyi bir heyet ziyaret etmiş ve vakfa bir ültimatom verilmişti. Binalar yenilenip yeterli sayıda personel temin edilmediği taktirde yetimhaneyi kapatacaklarını söylemişlerdi. Bunun üzerine vakıf yönetimi yetimhaneye bir miktar para akıtıp makyaj yaptırmıştı. Ne yazık ki yetimhanedeki temel problemler olduğu gibi bırakılmıştı. İnternet kampanyamız sonucunda vakfın bağış gelirleri de azalmıştı. Dolayısıyla, çocuk başına eskiye oranla daha da az para düşüyordu. Yetimhaneden 2 sene boyunca başka herhangi bir haber gelmeyince yenilgimi kabullenmiştim. Fayda bir yana dursun çocuklara zararım dokunmuştu...

Erzincan Merkez Karakolu’nda Jandarma Eri olarak askerliğimi yaparken çok seyrek çarşı izni koparabiliyorduk. Karakol Yazıcısı olduğum dönemde kendime uygun bir güne çarşı izni yazdım. Kokuşuk bir internet kafede Efes dikerken bir yandan da birikmiş emaillarıma göz atıyordum. Estonyalı arkadaşımdan bir email vardı gelen kutumda. Herhalde yakında Istanbul’a geliyordur. Hay Allah; onu ağırlayamayacağım.” diye iç geçiriyordum kendi kendime. İsmini klikledim. Bu mailin amacı farklıydı. Arkadaşım bana yetimhanenin kapatıldığı müjdesini veriyordu! Gözümden yaş geldi. Ben 2 yıl önce mağlubiyeti kabullenmişken işler bir anda, ben herhangi bir ekstra efor sarf etmeden, tersine dönmüştü. Akan zamanın cilvesiydi bu. Askerliğimin en depresif döneminde hayatımın belki de en mutlu gününü yaşıyordum. Birkaç dakika içinde yüzümdeki salakça gülümseme kayboldu ve düşünmeye başladım. Acaba çocukları doğru yerlere transfer ettirmişler miydi? Heyecanla arkadaşıma cevap yazdım; olayın detaylarını sordum. Merakımı gidermem için bir sonraki çarşı iznime kadar beklemem gerekiyordu.

Tahmin ettiğiniz gibi, Nakuru Çocuk Müdürlüğü zahmet edip de çocukları benim bulduğum yetimhanelere yerleştirmemişti! Korktuğumuz başımıza gelmişti. Ailesi olan çocuklar Pokot’a ailelerinin yanına gönderilmişlerdi. Diğerleri de Pokot’daki ne idüğü belirsiz yetimhanelere yerleştirilmişlerdi. Eminim bir grup da kargaşadan yararlanıp kaçmış, Nakuru sokaklarında çoktan tinerci olmuştu bile. En iyi durumda gibi gözüken ailelerini kavuşmuş olanlar dahi aç kalmış, satılmış veya hastalanmış olabilirlerdi. Bir jenerasyonu feda etmek bu olsa gerek! Bugün hala kendimi suçlu hissediyorum... Eminim daha kötü şartlarda yaşamaya mahkum olan çocuklar benden nefret ediyorlardır. Hatta belki filmimi çekmek için Kenya’ya döndüğümde bana saldıranlar dahi olacaktır. Her ne kadar onlara zararım olmuş olsa da yaptıklarımızın topluma olan uzun dönem, net, genel sonucunun pozitif olduğuna kuvvetle inanıyorum. IHF yetimhanesinde hiç edilen kaynaklar farklı vakıflara yönlendirildi. IHF’ye güvenini yitiren yardımseverler kredi kartı numaralarını başka yardım kuruluşlarına verdiler. İnternet başından bu vakfa destek olup vakitlerini bağışlayan naif Amerikalılar vakitlerini başka kurumlar için harcamaya başladılar. Kenya’da gönüllü olarak çalışmak isteyen taze üniversite mezunu idealistler de kendilerini Avustralyalıların yetimhanesinde buldular. Hala bugün bana tanımadığım hayırseverlerce gönderilen mailler gelişmelerin bu yönde olduğuna işaret ediyor.

Tabi hayırseverlerin bir kısmı genel olarak vakıflara olan inancını yitirmiş olabilir. Bu bağış yapanların, yardımseverlerin ve gönüllülerin bir bölümünün sağladığı kaynağın ortadan kaybolacağı anlamına geliyor. Ayrıca, yönlendirilen kaynaktan yararlanan yetimhanelerin bir kısmı muhtemelen kötü emellere hizmet ediyorlar. Böylece doğru yerlere yönlendirilen kaynağın yüzdesi ciddi ölçüde azalmış oluyor. Hayırseverlerin yüzde kaçının bağışta bulunmaktan tamamen vazgeçtiğini veya yeni yetimhanelerin yüzde kaçının kötü niyetli olduğunu kestirmek neredeyse imkansız. Öte yandan, bu tip hayırseverlerin ve yetimhanelerin azınlıkta olduğunu varsayarsak, ki durum benim tecrübeme göre öyle, evvelden hiç edilen kaynakların önemli bir bölümünün doğru yerlere yönlendirilmiş olduğu açıklık kazanacaktır.


Bir yetimhane kapattırdık; bir jenerasyon dolusu Pokotlu çocuğun hayatını rezil ettik de dünya mı kurtuldu?! Eminim ki yetimhanenin kapısına mühür vurulduğu gün Kenya’da, kötü emellerle, onlarcası açıldı. Sorunun kökenine inmek denetçilerin, hükümetlerin,  uluslararası kuruluşların üstlenmesi gereken, sürekli bir görev. Biz yalnızca gördüğümüz yerde ezdik hamam böceğini.

video


Boşluksuz 6000 vuruşu doldurduk bile. Bambaşka bir konuyla bir haftaya görüşmek üzere...

2 yorum:

  1. sayfana tesadüfen rastladım ve hamam böcekleri yazının hepsini okudum. sen üzerine düşen görevi yapmışsın, gelecekteki durumun suistimal edilmesi veya bazı çocukların daha kötü şartlara dönmeleri bunu değiştirmez. kısa vadede kötü sonuçları olsa da uzun vadede sisteme açtığınız bu gedik bir şeylerin yoluna girmesine neden olacaktır. evrende işler böyle yürür, tam da bu nedenle her birey şahit olduğu kötülüğü düzeltmekle yükümlüdür ki dünya daha iyi bir yer haline gelebilsin. orada yaptıklarını sadece oradaki çocuklar veya halk için yapmadın, insanlık için yaptın bu nedenle hepimiz adına teşekkür ederim...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nazik sözlerinizi için çok teşekkür ederim. Ben de sizin gibi düşünüyorum. Herkes tesadüfen de olsa önüne çıkan hamam böceğini ezmeli. Tabi biz bunu yaparken yetimhanedeki jenerasyonu istemeden feda etmemiş olsaydık içim çok daha ferah olacaktı...

      Sil

Sevilenler