6 Mayıs 2012 Pazar

Hamam Böcekleri 1.bölüm



Üniversite’yi bitirdikten hemen sonra uçuk kaçık bir sürü şey yaptım. İlk olarak sırtıma çantayı vurup tek başıma Haydarpaşa’dan bir trene bindim. Gözümü açtığımda Mardin’deydim; gözümü açtığımda Şam’daydım; Moskova’daydım; Kyoto’daydım; Dakka’daydım... 100 günlük ruhani yolculuğumu tamamladığımda koskoca Asya kıtasının çevresini almıştım. Doğup büyüdüğüm İstanbul’dan uzaklaştıkça kendime yaklaşmış, nasıl bir hayatın yaşamaya değer olduğu hakkında onlarca sayfa doldurmuştum.

Yolculuğumu tamamladıktan bir ay sonra Kenya’ya gittim. Seyahat konusunda oldukça deneyimli olduğum halde Sahra’nın güneyine ilk defa geçecektim. Heyecanlı ve çok endişeliydim. Gönüllü olarak çalışacağım Uluslararası İnsanlık Vakfı (International Humanity Foundation, IHF) adındaki küçük Amerikan kuruluşunu Birleşmiş Milletlerin tavsiye etmiş olduğu bir portaldan bulmuştum. Bizim üniversiteden mezun, babam yaşında bir avukat da IHF’nin kurucu üyesi olduğunu söyleyince daha fazla kurcalamadan bana teklif etmiş oldukları yetimhane öğretmenliği pozisyonunu kabul etmiştim. “Etmez olaydım!” demeyeceğim, çünkü hayatımın şimdiye kadarki en değerli deneyimini yaşadım, ama bu kararın beni kabus gibi geçecek birkaç ayın içine hapsedeceğinden o noktada habersizdim.

Yetimhanemiz Nakuru adında küçük bir şehrin biraz dışındaydı. Toprak yollarla parçalanmış, teneke gecekondu mahallesinin eteklerindeki harabe halindeki betonarme binalar bana ev sahipliği yapacaklardı. Pencere yoktu; su tesisatı yoktu; yeterli yatak ve yiyecek yoktu. En önemlisi orada yaşayanların hayatını düzene sokacak bir sistem yoktu. Var olan tek şey çeşitli hastalıklarla boğuşan, psikolojisi bozulmuş 112 irili ufaklı çocuktu. Yetim diyemiyorum, çünkü çocuklarımızım çoğu yetim değildi. Pokot adında uzak bir eyaletten IHF’nin ruh sağlığı yerinde olmayan kurucusu tarafından hiçbir hukuki dayanak olmaksızın, gelişi güzel toplanmışlardı.

Nakuru’ya gelmeden bana İngilizce ve fen öğretmenliği yapacağım söylenmişti ama böyle bir şey mümkün değildi. Çocukların çoğu devlet okuluna gidiyordu. Okul çağında olmayan veya engelli olanlar da bütün gün oyun oynuyorlardı. Ben de kendime bu kaosun içinde bir yer edinmeye çalıştım. Çocuklara okuldan geldikten sonra ve tatil günleri ders vermeye başladım. Yetimhanenin yarım akıllı Tanzanyalı direktörü görevini değil de ay sonunda Western Union’la Amerika’dan gönderilen maaşını önemsediği için bir müdür yardımcısına ihtiyaç vardı. Erzak pazarlıklarını ben yapmaya başladım. Hademe, aşçı, bekçi gibi çalışanlarımızla alakalı bir sorun olduğu zaman da ben müdahale ediyordum. Çocuklar başı boşluğa aşırı derecede alışmışlardı. Birisinin höt zöt deyip asayişi sağlaması gerekiyordu. Bu tatsız işe de benden başka kimse parmak kaldırmadı.

Yetimhanenin kapısından girdiğim ilk günden beri burnuma çok kötü bir koku geliyordu. Tabi fiziksel kokular mevcuttu ama burada mecazi bir kokudan bahsediyorum. Bu zavallı çocuklarda bir gariplik vardı. Samimi bir sevgi bağı kurmak imkansızdı onlarla. Verdikleri tüm tepkiler robotikti. İlk gün bana sarılışları bile. Sürekli gelip giden Mzungu’lara (Swahili dilinde beyaz adam) o kadar alışmışlardı ki... Yetimhane müdüresi Naomi dahil, tüm çalışanlar yetimhaneyi söğüşlüyorlardı. Ambardan mal çalan mı ararsınız, mesai saatinde kuaföre giden mi? Ayrıca, daha önce belirttiğim gibi, Amerikalılar hiçbir sistem kurmamışlardı. Adeta 3 kuruşa 3 tane betonarme bina dikip çocukları içlerine kilitlemişlerdi. Bu çirkin manzaraya rağmen acele hareket etmek istemedim. Sükunetle ortamı tahlil etmeye çalıştım.

Nitekim, benim fazla bir araştırma yapmama gerek kalmaksızın deliller patır patır önüme dökülmeye başladı. Karo isminde 1 yaşında bir bebeğimiz vardı. Annesinin onu 12 yaşında doğurmuş olan yetim bir kızımız olduğu ortaya çıktı. Benzer olaylar daha önce de cereyan etmişti. Babası olacak yetim oğlumuzu daha ben gelmeden yetimhaneden kovmuşlardı. Çocukların önemli bir kısmının AIDS gibi zührevi hastalıklarla boğuştuğu da hesaba katılacak olursa durumun vahameti iyice kendisini belli edecektir. Tabi bu durumdan çocukları sorumlu tutmak mümkün değil. Suçlu olan başta vakfın çatlak kurucusu.

Bir gün yetimhanenin hurda bilgisayarında rapor yazarken birkaç önemli belge keşfettim. Bunlardan bir tanesinde gün gün, kimden, ne amaçla, ne kadarlık bir bağış toplandığı yazılıydı. Müdüre Hanım’a bu bağışların nerede olduğunu sorduğumda eline hiçbir zaman geçmediğini söyledi. Hemen vakfın San Diego’daki merkezine bir email attım. Aynı soruyu yöneticilere yönelttim. Hiçbir açıklama yapılmadığı gibi finansal meselelere burnumu soktuğum taktirde kovulacağım söylendi. Sonraki haftalarda kızgın yardımsever emailları bana kadar ulaştı. Hepsi internet üzerinden bağışladıkları paralarla ne yapıldığını soruyorlardı!

Bardağı taşıran bir damla olması gerekiyordu tabi. O damla da Nakuru’nun merkezinde bir internet kafeden çıkarken karşıma dikildi. Bu Kanadalı kız evvelden yetimhanemizin yöneticiliğini yapmış ve çatlak vakıf kurucusu tarafından kovulmuştu. Benim dışımda bir Mzungu’nun daha kovulmuş olması kendimi yalnız hissetmememi sağladı. Bana neler söyledi dersiniz? Kurucunun tıbbi manada deli olduğunu; çocukların zaman zaman yetimhaneden kaybolduğunu ve yetimhanenin bir işletme lisansına sahip olmadığını anlattı. Soluğu Nakuru Çocuk Müdürlüğü’nde aldım. Müdür Bey sorularıma kesin cevaplar vermeyerek beni geçiştirdi. Ben merkezden yetimhaneye gelinceye kadar Çocuk Müdürlüğü’nün kuşları Amerika’ya haber uçurmuş; bu çocuk başınıza bela olacak diye ötmüşler. Bunun üzerine tehditler başladı. Hemen yetimhaneyi terk etmediğim taktirde beni hapse attıracaklarını söylediler. Güya eski devlet başkanı Moi ile vakfın kurucusu pek sıkı fıkıymış. Geçirdiğim uykusuz geceler bir yana dursun, vakfın sergilediği bu durum kirli bir dolabın döndüğünü kanıtlamıştı. Müdüre Hanım’da çocuklarımızın bir listesi bile yoktu. Anlattığına göre çocuklar sürekli bir yerlere gidiyorlarmış; yerlerine Pokot’tan yenileri geliyormuş. Sakın o çocuklar vakfın Thailand’daki yetimhanesine seks kölesi olarak gidiyor olmasınlar?!..

video

Boşluksuz 6000 vuruşu doldurduk bile. Devamı önümüzdeki günlerde...

5 yorum:

Sevilenler